Showing posts with label can roman. Show all posts
Showing posts with label can roman. Show all posts

Büyücü - Yiğit Okur

/ Sunday, December 24, 2017 /
Türk Edebiyatı konusunda çok eksik olduğumu hep söylüyorum. Belki bunu söylediğim için taşlanacağım ama yokluğunu da çok hissetmiyorum; bir kaç tanesi dışında şimdiye kadar okuduğum ve okumak zorunda bırakıldığım yazarlar içimi kıydı— aynı anneannemin izlediği, herkesin sürekli ağlayıp zırladığı ya da kavgaya tutuştuğu diziler gibilerdi. Bu nedenle Yiğit Okur’u da mümkün olduğu kadar öteledim ama yanılmışım. Büyücü, evet, yeri gelince hüzünlü ve kırılgan ama Yiğit Okur’un bana biraz Kurt Vonnegut-vari gelen mizah anlayışı şimdiye kadar süregelen önyargılarımı aldı götürdü.

Büyücü, yoksulluktan gelen ancak daha sonra ikon olan bir kadın ve erkek ile ünlü bir sinema oyuncusu ve futbolcunun hayatlarını konu alıyor. Benim şahsi favorim, ilk tanıştığımız karakter olan ve ileride ünlü bir futbolcu olacak olan Sıtkı oldu. Annesi canını dişine takıp, onu okutmak için çırpınırken Sıtkı ne yapsa beğenirsiniz? Okulu ekip, top oynamaya kaçıyor! Bu senaryoda okulu ekip kaçmanın sonu iyi oluyor çünkü sizin de anladığınız gibi Sıtkı keşfediliyor. Yiğit Okur’un çocukla çocuk olan anlatımının da etkisiyle özellikle Sıtkı ve annesinin arasındaki diyalogları sırıtarak okudum. Hele ki annesinin oğlunu gazete gördüğü zamanki sevinci, gururu, ortalığı ayağa kaldırması gözümün önünde adeta…

Büyücü, biraz da Amores Perros’u hatırlattı bana. Her ne kadar birbirinden farklı hikâyeler bekleseniz de, beklenmedik yerlerde kesişiyor hepsi. Okur, karakterlerini gerçekten tanıyan ve onları önemseyen bir yazar; bu sayede Sıtkı’nın takım arkadaşının köpeğine kadar bizim de onlara yakın hissetmemiz için hiçbir ayrıntıyı sakınmamış. Ama tabii bu Steinbeck’in karşıdan karşıya geçen kaplumbağası gibi değil; onları aralara, ustaca serpiştirmiş ki “offfff yeter” diye baymayalım.

Diğer kitaplarını ne zaman okurum, fırsat olur mu bilmiyorum ama seninle Büyücü ile tanıştığıma memnun oldum sayın Yiğit Okur. Nur içinde yat.


Tanıtım Yazısı:

Büyücü’nün iki ana kahramanından biri, bir Yeşilçam yıldızı. Dumanlı, koyu yeşil gözler. Kirpikler uzun, Sanki onlar da koyu yeşil gözlere gölgelik, Burun kanatları ince, narin, gül yaprağı. Dolgun, kalkık göğüsler, Karın boşluğu, giyinikken bile çıplak. Filmlerinde, parmağında ziller, ince bilekli kollarını kaldırınca, koltuk altlan, nefes kesen, baş döndüren birer uçurum olurdu, Bir de kalçaları, derin gamzeli. Ona âşık Anadolu erkekleri için o bir Tanrıçaydı. Öbürü, bütün yurdun sevgilisi, Yeşil sahaların Kralı. Aydınlık bir alın, kahverengi, hareli gözler, sert, koyu kumral saçlar, Grek tanrılarınınkini andıran bir burun. Bütün arzuları çağrıştıran bir ağız. Sanki mavimsi bir sihir saçardı. İkisi de, kimsenin ulaşmayı, değmeyi hayal bile edemeyecekleri kadar yüce ve uzaktılar. Ama yaşadıkları karton dünyanın acımasız kuralları vardı: Almak, yaratmak, yüceltmek, tüketmek, atmak... Kural da değil, sanki yazgıydı. Yiğit Okur, bütün romanlarında olduğu gibi, Büyücü’de de, pek çok yan kahramanın, birbiriyle kesişen yaşam öykülerini, iç içe geçmiş, beklenmedik, şaşırtan olaylar zincirinde resimliyor. Her zamanki yalın, sıcak, mizah yüklü, yüksek tempolu anlatımıyla güldürüp, düşündürüyor. Hüzne kahkaha giydiriyor.

Buradan satın alın; Büyücü - Yiğit Okur

Bu kitapla ne içilir: Türk kahvesi
Bu kitapla ne dinlenir: Gaye Su Akyol - Develerle Yaşıyorum

Bir Burjuvanın İtirafları - Sandor Marai

/ Sunday, December 10, 2017 /
Macar yazar Sandor Marai’nin kaleme aldığı Bir Burjuvanın İtirafları, gerçekten de uzun uzun itiraflar niteliğinde. Hatta “tarihi itiraflar toplaşması” diyebiliriz bu kitap için. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda başlayan itiraflarda burjuva kültürünün son anlarına, daha sonra Orta Avrupa’yı şekillendirecek olaylara tanık oluyoruz.



Bohem yazarımızı, Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki Berlin’de takip ediyoruz önce. Başarılı bir gazeteci olarak daha sonra da Paris’e geçiyor ancak nostalji aşkıyla yine Macaristan’a dönüyor. Haliyle dile takıntılı olan Marai, kültürüne dönerken anadiline de dönerek gazetecilikten yazarlığa geçiş yapıyor. Kendi içinde kopan fırtınaları okurken illa ki kendinizden bir şeyler buluyorsunuz; düşünceleri özgürlüğe, yalnızlığa, aşka ve işe kayıyor. Hangimiz bunları düşünerek delirmiyoruz ki?

Tarihin depresif yanları, Marai’nin depresyonuyla da birleşince benim için zor bir kitap oldu Bir Burjuvanın İtirafları. Bunda benim kendi kafamın ve hayatımın aşırı yoğun olmasının da büyük etkisi var, o nedenle böyle dedim diye hemen silmeyin kitabı. Tarihe ve insana meraklıysanız, tam size göre olabilir.


Tanıtım Yazısı:

Bir Burjuvanın İtirafları, Macar yazar Sándor Márai'nin belki en önemli yapıtı ve iki dünya savaşı arası Macar edebiyatının en mükemmel örneklerinden biridir. Yazarın, çocukluğunu, gençlik dönemini ve yetişkin bir erkek oluncaya kadar geçirdiği bedensel-ruhsal gelişmeyi olağanüstü bir içtenlikle dile getirdiği bu eser, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun dağılmasından sonraki yıllarda Orta Avrupa burjuvazisinin kültürünü, düşünce tarzını, ahlak kurallarını ve yaşam biçimini betimliyor. Hayatı boyunca her şeyden önce doğduğu şehre, ait olduğu aileye, bağlı olduğu sınıfa ve Avrupa kültürüne sadık kalan Márai şöyle diyor: “Yazmama izin verildiği sürece, ahlakın içgüdülere galebe çalacağına, aklın gücünün cahil kalabalıkları durdurmaya yeteceğine inanılan bir dönemin yaşanmış olduğuna tanıklık edeceğim.”

Buradan satın alın; Bir Burjuvanın İtirafları - Sandor Marai

Bu kitapla ne içilir: Rahatlatıcı bir çay (ekinezya mıydı neydi?)
Bu kitapla ne dinlenir: Franz Liszt - Hungarian Rhapsody

Kör Nişancı - Kurt Vonnegut

/ Sunday, October 29, 2017 /
Burada daha önce Kurt Vonnegut’un Allah Senden Razı Olsun Bay Rosewater ve Mavi Sakal isimli kitaplarına yer vermiştik. Kara mizahın dibine vuran ve yıllar önce yazılmasına rağmen eleştirileri bu halen ne yazık ki geçerli olan bu kitaplardan aşağı kalır yanı yoktu Kör Nişancı’nın da. Ama bu hikâye konusu itibariyle diğerlerinden daha trajik bir hikâye…


Anlatıcımız olan Rudy Waltz, babasının üst kattaki, silahlarının bulunduğu odada takılarak büyüyor. Bir gün orada silahlardan birini kurcalarken yanlışlıkla ateş ediyor ve bir kaç apartman ötede evini süpüren, hamile bir kadını vuruyor. Kara mizah ustası Vonnegut, tabii ki bunu tam Anneler Günü’ne denk getiriyor…

Vonnegut, Kör Nişancı’ya diğer kitaplarında olduğundan daha fazla kişisel bir şeyler katmış diye hissettim. Kendisi birini vurmamış tabii ki ancak silahların etrafında büyümüş o zaman çocuk olan pek çok Amerikalı gibi. ABD’deki Büyük Bunalım döneminde Vonnegut’un babasının geçirdiği ruhsal çöküş, Rudy’nin babasına birebir yansımış.

Kör Nişancı, bugün daha fazla şey bilmelerine, daha fazla deneyim ve teknolojiye sahip olmalarına rağmen insanoğlunun zerre kadar değişmediğini ortaya koyan bir kitap. İki dünya savaşını ve daha fazlasını atlatmış, tarih derslerinde neler olduğunu zorla öğrenen bir canlı türüyüz ama hala hırsımızdan, güç için (ki Kör Nişancı söz konusu olduğunda silah = güç) ruhumuzu satmaktan vazgeçmiyoruz. Yoga da meditasyon da yapsak, sürekli böyle insanlarla burun buruna gelmek durumunda kaldığımız için biz de kirleniyoruz.

Bazen cidden “batsın bu dünya” hissi kaçınılmaz oluyor…


Tanıtım Yazısı: 

"Savulun, hayat geliyor!"

Kör Nişancı, masumiyetin yok edilişine tüyler ürpertici, trajikomik bir bakış. Şampiyonların Kahvaltısı'ndan aşina olduğumuz Midland City'de yaşanan bir dizi felaketin ortasında -çifte cinayet, şömine raflarında ölümcül oranda radyasyon, kayıp bir kelle, nötron bombasıyla yok edilen bir şehir- Rudy Waltz, namı diğer Kör Nişancı, okuru budalaca bir mutluluk arayışına çıkarıyor.

Ömrü boyunca bir çocukluk hatasının kefaretini ödemeye çalışan Rudy'ninki, Kurt Vonnegut'a özgü bir suç ve ceza hikâyesi.

Kör Nişancı, Handan Balkara'nın yetkin çevirisiyle ilk defa Türkçede.

Kara mizahı, hicivli dili ve eşsiz hayal gücüyle 20. yüzyılın en önemli yazarları arasında yer alan Vonnegut, Time'ın deyimiyle, "George Orwell, Dr. Caligari ve Flash Gordon'ı tek vücutta birleştiren bir yazar... ahlaklı bir soytarı, deli bir biliminsanı."
(Tanıtım Bülteninden)

Buradan satın alın; Kör Nişancı - Kurt Vonnegut

Bu kitapla ne içilir: Sahlep
Bu kitapla ne dinlenir: Queen - Bohemian Rhapsody

Salman Rushdie - Floransa Büyücüsü

/ Sunday, October 15, 2017 /
Salman Rushdie ile tanışmamız yine can’la bir sene sayesinde, Geceyarısı Çocukları ile olmuştu. O zaman da epey büyülenmiştim ve Floransa Büyücüsü ile o zaman hissettiklerim pekişti adeta. Çeviri de masal gibi akınca uykudan önce okursanız, film versiyonunu da görebilirsiniz!

Floransa Büyücüsü, Akbar’ın krallığını ziyaret ederek sürgün edilen Hintli bir prenses ve Floransa’dan bir İtalyan’ın çocuğu olduğunu iddia ediyor. Rushdie’nin “araştırması en uzun süren kitabım” diye tanımladığı Floransa Büyücüsü’nün hikâyesi farklı karakterlerin bakış açıları arasında gidip gelirken, Rönesans Dönemi Floransa’dan Osmanlı İmparatorluğu’na kadar pek çok tarihi arka plan da barındırıyor. “Büyülü Gerçekçilik” söz konusu olduğunda bugüne kadar en sevdiğim Gabriel Garcia Marquez’i tek geçerdim. O benim için hala tek ve tek kalacak ancak mesela biri gelip de “Marquez’i okudum biraz ama büyülü gerçekçilik isterim” derse hiç tereddüt etmeden Salman Rushdie’yi önerebilirim artık.


Floransa Büyücüsü, karakter anlamında da kalabalık bir kitap ve adeta Yüzyıllık Yalnızlık misali bazen isimler, vs. birbirine karışabiliyor; kim kimin nesiydi hatırlamak zor olabiliyor. Ancak dediğim gibi, kitabın masalsı diline kendinizi bıraktınız mı buna da kafayı takmıyorsunuz.

Diğer yandan, konu itibariyle de kaldırması zor şeyler var; bu ayrı. Ve bunlar ne yazık ki yalnızca Hindistan’a özgü olmayan, daha global konular. Mesela, seviyesi fark etmeksizin, kraliçe veya prenses bile olsalar sadece erkeklerin yanında görünür haldeler; kendi başlarına değil. Bunu Rushdie’nin böyle olmasını onayladığı için yaptığını değil, aslında ne kadar absürd bir durum olduğunu göstermek için yaptığını düşünüyorum açıkçası. Yazar, kendisi kötü davranmıyor bu kadınlara; göz göre göre kötü sonlar yazmıyor onlara. Ancak sadece dileyerek insanları kuklaya çevirebilen Floransa Büyücüsü’nün bile hayat amacı erkekleri mutlu etmek. Akbar bile büyücüyü “kral gibi kadın” diye tanımlıyor ancak içinde bulunduğu günün ve şartların da etkisiyle bu kadın varlığını kendini en çok para verene satarak devam ettiriyor. Ve bu da Akbar’ın izin verdiği sınırlar içinde gerçekleşebiliyor.

Gerçeği ve büyüyü bir araya getiren yazarları seviyorum. Umarım siz de seversiniz.


Tanıtım Yazısı: 

Salman Rushdie'nin 'Bu kitabı yazmak için yıllarca okuyup araştırma yapmam gerekti, ' dediği roman, türlü türlü anlatıcılar, gezginler, serüvenciler tarafından aktarılan, Babur İmpa-ratorluğu ve Osmanlılar, Moğollar ve Rönesans Floransa'sının tarihine ve kültürlerine göndermeler yapan, bölgenin tarihini masallarla kaynaştıran büyüleyici bir yapıt.

Kitaptaki cinsellik ve erotizmin odağı olan güzeller güzeli Floransa Büyücüsü, aslında erkekler dünyasında kendi yazgısına kendisi egemen olmak isteyen bir kadın. Ama kendi kaderine hükmederken, hükümdarların yazgısını bile değiştiriyor ve en parlak dönemlerini yaşayan Mugal payitahtı ile Floransa'nın toplumsal yaşamlarında bir dönüm noktası oluyor.

Floransa Büyücüsü, kader, güzellik, savaşlar, tılsımlar ve sadakatle örülmüş bir yolda Rönesans İtalya'sının saraylarından Hindistan'ın uzak kıyılarına bir solukta uzanacağınız bir başyapıt.

Buradan satın alın; Salman Rushdie - Floransa Büyücüsü

Bu kitapla ne içilir: Büyü denince akla gelen ilk şey: butter beer! (tarifi burada)
Bu kitapla ne dinlenir: Patti Smith - Fireflies

On Üç Yıl Sonra - Jasper Kent

/ Sunday, August 20, 2017 /
İçinde vampir olan her şeye balıklama atlayan bir okur olarak (ki çoğu zaman hüsrana uğramama rağmen), bu yıl Jasper Kent’in ‘Danilov Quintet’ serisini okumaya geç bile kaldığımı düşünüyorum. Oniki, Kent’in yarattığı dünyayı okura tanıttığı, hem bilgilendirici, hem eğlendirici, hem de aslen kapkaranlık bir romandı. On Üç Yıl Sonra ise, adı üstünde, Oniki’den on üç yıl sonra geçiyor…


Kent, yine yeni yeniden gerçekle kurguyu başarılı bir şekilde birbirinin içine yedirmiş. Oniki, biraz da bu yeni dünyayı, karakterleri okura iyice tanıtma kaygısıyla olsa gerek, yer yer aşırı yavaştı. Aynısını haliyle On Üç Yıl Sonra’dan da bekledim ama öyle birşey olmadı! Oniki’de tanıştığımız (sevmek, sevmemek olayını hiç karıştırmıyorum bile) Aleksei, On Üç Yıl Sonra daha yaşlı haliyle ancak yine iş karıştırma peşinde: Aleksandr’ı tahtından etmek isteyenlerin arasına karışmış bu sefer de…

Tarih ve gerilimin (ki ben aşırı gerilirim, onu da söyleyeyim) karışımı zaten heyecan verici, ancak On Üç Yıl Sonra’da Jasper Kent’in her şeyi tam kıvamında tutması ve saçmalamaması. Parlayan vampirler yok, örneğin; Kent’in vampirleri tam olması gerektiği gibi sokakta denk gelseniz, “ahan da öldüm” diyeceğiniz türden. Diğer yandan, aradan o kadar zaman geçtiğini Aleksei karakterine de çok iyi yansıtmış mesela; Opriçniklerin garezine uğramış, insanın aklının almayacağı durumlar atlatmış bir adam olarak daha soğukkanlı fakat bir yandan da çocukları ile ilişkisinde ise pamuk gibi bir insan. Bu iki farklı uç aynı insanda bir araya gelince, hele ki Kent gibi bir yazarın elinde, çok tuhaf şeyler olabiliyor gerçekten…

Vampirleri yine vampir yaptığın ve kayıtlarımıza biraz daha tarih bilgisi kattığın için sağol, Kent.


Tanıtım Yazısı:

Yıl 1825. Rusya on yıldır barış içinde, Bonaparte çoktan ölmüş, istila tehlikesi kalkmış. Albay Aleksey İvanoviç hâlâ Çar I. Aleksandr'ı korumakla görevli ama korkacak bir şey yok. Fransızlar yenilmiş, Aleksey'in bir zamanlar önce omuz omuza, sonra karşı karşıya savaştığı o on iki canavar yaratık yok.

Ne var ki Çar hiçbir zaman huzura erişemeyeceğini biliyor. Ordusunun içindeki ayaklanma hazırlıklarından haberi var; ama gerçek korkusu çok daha korkunç bir şeyden, kendisinin, ailesinin ve ülkesinin üzerine çöken bir lanetten kaynaklanıyor.

Aleksandr, çok eskiden verilmiş bir sözü unutamıyor: kanla mühürlenmiş ve yüz yıl önce yerine getirilmemiş bir söz. Şimdi Romanov hıyanetinin kurbanı, kendisine ait olan şeyi istemek için geri döndü. Bunu öğrenmek Aleksandr'ın kanını donduruyor. Aleksey'e gelince, bir zamanlar değer verdiği, sevdiği her şeyi tehdit etmiş olan kötülük on üç yıl sonra sanki geri gelmiş gibi.

Gerçek olaylarla fantezinin, dehşetle aşkın birlikte örüldüğü başdöndürücü bir tempo...

"Tarihî roman ile kara fanteziyi inanılmaz bir tempoda bütünleştiren bir roman."
The Times

"Tolstoy'un ya da Pasternak'ın soyundan bir yazarın biraz da Dracula'nın yaratıcısı Stoker'la akrabalığından kaynaklanan müthiş bir fantezi."

Buradan satın alın; On Üç Yıl Sonra - Jasper Kent

Bu kitapla ne içilir: KAN! (şaka şaka; kırmızı şarap da kurtarır)
Bu kitapla ne dinlenir: Muse - Time Is Running Out


Bir Aile Romanının Sonu - Peter Nadas

/ Sunday, July 9, 2017 /
Bir Aile Romanının Sonu’nun ince bir kitap gibi görünmesine aldırmayın; her kelimesinin, cümlesinin, paragrafının, sayfasının dikkatle, tam konsantrasyonla okunması gereken bir kitap. Simon’ın annesi vefat etmiş, babası ise memlekete karşı suç sebebiyle hapsi boylayınca anneannesi ve dedesiyle yaşamaya başlamış. Onlar da vefat edince, vatan hainlerinin çocuklarının kaldığı bir yetimhanede bulmuş kendini. E anlatıcı da bu küçük çocuk Simon’ın ta kendisi olunca ne kronolojik sıra bekleyin, ne de çok fazla mantık…


Peter Nadas’ın kendi hikâyesini biraz kurcalayınca gördüm ki Bir Aile Romanının Sonu çok içten, çok yaşanmışlıktan, birebir deneyimlemişlikten gelmiş bir hikâye. Peter Nadas’ın annesi, o daha küçükken vefat etmiş. Babası 1958 yılında intihar ettikten sonra ise Nadas ve abisi yetim kalmış… Yıllarca toplanmış bu yaşanmışlıkları küçük bir çocuğun ağzından aktarınca da böyle bir nefesi daralıyor insanın okurken. Aradaki tebessümler de göz yaşıyla karışık gelebiliyor.

Simon’ın anılarının çoğu kendisine dedesi tarafından anlatılıyor. 1. Dünya Savaşı’nda asker olmasına ve 2. Dünya Savaşı’nda da yer almasına rağmen dedesinin hikâyeleri çok daha gerilere de gidiyor. Museviliğe inancını kaybeden dede, erkek kardeşiyle sıklıkla dini konular hakkında tartışıyor ve aile gelenekleriyle, ta İsa’ya kadar geri giden, kendi dedesinin ona anlattığı hikâyelerle gurur duyuyor.

Bir Aile Romanının Sonu, okura çocukluğun saflığını, hafızanın bükülüp eskiyebilen birşey olduğunu, hayatın karmaşıklığını ve insanların neyi neden yaptığını sorgulatıyor.


Tanıtım Yazısı: 

Péter Nádas’tan sıra dışı bir aile destanı, masallar ve efsanelerle örülü olağanüstü bir kurgu.

1950’lerin Macaristan’ında annesi ölmüş, babası vatana ihanetle suçlanan, büyükannesi ile büyükbabası tarafından yetiştirilen bir çocuk: Simon. Bu iki koruyucusunun da ölümünün ardından bir gün yetkililer tarafından belirsiz bir kuruma bırakılan Simon, “aile romanı”nın içinde kayboluyor. Büyükannesiyle ilişkisi ile komşu çocuklarla oynadığı oyunlar, babasının gece yarıları yaptığı gizli ziyaretler ile büyükbabasının aile geçmişiyle ilgili anlattığı hikâyeler... Buhranlı zihninin ağlarından süzülürken birbirine karışan anıları, etrafını saran yabancılaşma ve ihanet döngüsüne dair karanlık bir tanıklık niteliği taşıyor.

Bir Aile Romanının Sonu, bir ailenin, hatta bir toplumun duygusal gerilimleri ile güvensizliklerini okura aktarmaktan çekinmeyen, cesur bir hikâye. Nádas’ın bu çarpıcı ilk romanı, şimdi Gün Benderli’nin bir o kadar çarpıcı çevirisiyle Türkçede.

Buradan satın alın; Bir Aile Romanının Sonu - Peter Nadas

Bu kitapla ne içilir: Milkshake

Bu kitapla ne dinlenir: Sezen Aksu - Küçüğüm

Eyfel Kulesi Kadar Kocaman Bir Bulutu Yutan Küçük Kız - Romain Puértolas

/ Sunday, June 25, 2017 /
Siz hiç bulut yuttunuz mu? Ya da kalçalarınızı sallayarak yükselip, uçtunuz mu? Eyfel Kulesi Kadar Kocaman Bir Bulutu Yutan Küçük Kız, kocaman bir bulut yutmuş olmanın getirdikleriyle yaşayan küçük Zehra ve adına uygun bir şekilde, Paris’te postacılık yapan Tebligat Noktagil’in maceralarını ele alıyor. Tanıtım yazısında da belirtildiği gibi, bu kitap “fantezilerle dolu, duygusal ve bir o kadar da eğlenceli bir peri masalı, sevginin kanatlandırdığı bir kadının hikâyesi.” Puertolas, çok zor bir konuyu minnoşluk, hayal gücü ve çok ama çok sevgiyle ele almış.



Tebligat Noktagil, Fas’a tatile gittiğinde apandisiti patlamış ve kendisini ülkenin leş hastanelerinden birinde bulmuş. Başka insanlarla aynı odada yatarken, etrafındakilerle sohbet etmeye çalışmış ama kendisine pek yüz veren olmamış. Zehra adındaki, ‘kistik fibrozisten’ hastalığı nedeniyle günlerini hastane yatağında geçiren küçük kız dışında. Akciğerlerinin durumunu yutttuğu kocaman buluta bağlayan ve uzay aşçısı olmak isteyen bu küçük kız, çeşitli nedenlerle çocuğu olamayacağı için bu istediğini beyninin, kalbinin gerilerine atmış olan Tebligat Noktagil’in kalbini çalıyor. Hikâye, Tebligat’ın Eyfel Kulesi kadar kocaman bir bulutu yutan küçük kız uğruna tüm uçuşlar iptal olmasına rağmen ne yapıp, edip, Fas’a varmanın bir yolunu bulmaya çalışmasıyla başlıyor.

Puertolas, büyülü bir anlatım seçerek kalbimizi kırmamaya çalışıyormuş gibi. Bulutlar, aralarında uçmak, büyük ihtimalle hiçbir zaman tanışamayacağımız İzlandalılar derken arka planda hasta bir kız ve onu sevgiye boğmak için can atan bir kadın var. Elif, Bir IKEA Dolabında Mahsur Kalan Hint Fakirinin Olağanüstü Yolculuğu’nu yorumladığında “tam bir yaz kitabı!” şeklinde tanımlamıştı. Ancak Eyfel Kulesi Kadar Kocaman Bir Bulutu Yutan Küçük Kız’ı sahilde okumak isteyeceğinizden emin değilim. Hele ki sonlara doğru gözyaşlarınızı tutmanız imkânsız olacağı için sahilde ağlayan bir insan etrafına tuhaf görünebilir. Demedi demeyin!


Tanıtım Yazısı:

Tebligat Noktagil, babasından kalan mayonez tarifini mükemmelleştirmekten başka bir hırsı olmayan, altı ayak parmaklı, Parisli genç bir kadın postacıdır. Günün birinde, Marakeş'e yaptığı seyahatte tanıştığı ve evlat edinmek istediği hasta, küçük kız Zehra'yı almak üzere yola çıkmasıyla birlikte tüm hayatı derinden sarsılır. O talihsiz gün, İzlanda'daki kimsenin adını söyleyemediği yanardağ patlar ve kül bulutları Avrupa'da tüm uçuşların iptal olmasına neden olur. Farklı bir ulaşım yolu arayan Tebligat'ın nefes kesen macerası da böylece başlar. Julio Iglesias dinlemeye meraklı Budist rahiplerden devlet başkanlarına, çok farklı insanlarla karşılaştığı bu macera, sürekli daha garip bir hal alır.

Yayımlanır yayımlanmaz büyük bir başarı elde eden Bir Ikea Dolabında Mahsur Kalan Hint Fakiri'nin Olağanüstü Yolculuğu'nun yazarı Romain Puértolas'ın bu kitabı fantezilerle dolu, duygusal ve bir o kadar da eğlenceli bir peri masalı, sevginin kanatlandırdığı bir kadının hikâyesi.

Peki ya siz, uçmaya hazır mısınız?
(Tanıtım Bülteninden)

Buradan satın alın; Eyfel Kulesi Kadar Kocaman Bir Bulutu Yutan Küçük Kız - Romain Puértolas

Bu kitapla ne içilir: Limonata
Bu kitapla ne dinlenir: John Lennon - Imagine

Yaşamaya Bak - Nadine Gordimer

/ Sunday, May 28, 2017 /
Paul Bannerman, tiroit kanseri olduğunu öğrenen bir ekolojist. Nadine Gordimer’in kaleme aldığı Yaşamaya Bak’ta Paul, aldığı tedavi nedeniyle geçici bir şekilde radyoaktif olduğundan ona yaklaşan herkesi, her şeyi tehlikeye atmış oluyor. Kendilerini gönüllü olarak riske atan anne ve babası, karısı ve çocukları bu durumda etkilenmesin diye Paul’ü çocukluğunun geçtiği eve geri taşıyorlar. Yalnız kalan, ebeveynleri tarafından çocuk muamelesi gören ve gerçekten ama gerçekten kimsenin dokunamadığı (radyoaktiflik konusu işte) Paul, düşüncelere dalıyor.


Yaşamaya Bak, Nadine Gordimer ile ilk tanışmam oldu; bu nedenle kitabı önceki işleriyle karşılaştıramayacağım. Ancak internette yaptığım ufak araştırmalar şunu ortaya koydu: Gordimer, kitaplarında kişisel ve daha büyük, dünyevi sorunlar arasında bağlantılar kuruyormuş. Bu, Yaşamaya Bak için de geçerli. Gordimer’in anlatımına göre, Güney Afrika eskiden ırkçılık nedeniyle karışan bir yermiş. Yeni Güney Afrika ise hem sosyolojik, hem de ekolojik sorunlarla karşı karşıya ve Paul’ün durumu da bunların metaforu.

Biraz daha üzerinde düşününce, şu kanıya vardım: hastalık metaforu sadece Güney Afrika için değil, tüm dünya için geçerli şu sıralar. Bir kaç sene öncesine kadar hep Türkiye için “bitti bu memleket” derdik ama artık şöyle bir baktığımda, bunun tüm dünya için geçerli olduğunu görüyorum: Amerika’da Trump’ın gücü elde edişi, Avrupa’da korumacılığın giderek artması gibi gelişmelerle işler iyice sarpa sarıyor. İnsanların birbirini sevmesi, kabullenmesinin aşılanması gerekirken, dil, din, ırk ve aklıma şu anda gelmeyen pek çok özelliğe tutunup ayrışmaları, onlar gibi olmayanları dışlamaları, onlardan nefret etmeleri aşılanıyor. Küçük bir grup doğayı (yani ondan geri kalanı) korumaya çalışırken, sağda solda “sosyal sorumluluk” çalışmaları ile hava atan büyük şirketler nükleer santral dikmeye çalışıyor…

Anneannem, “dünya arada bir kendine gelmek için çalkalanır” der savaşlar, darbeler gibi zor zamanlardan bahsederken. Öyle dönemlerde pisliklerin temizlendiğine, insanların da bir silkelenip kendine geldiğine ve toparlanmak için herkesin birbirine kenetlendiğine inanır. Bizim için de böyle günlerin beklediğine inanmak istiyorum ama umudun olmadığı, olamadığı şu dönemde robot gibi yaşamaya devam etmemiz daha büyük bir ihtimal gibi görünüyor.


Tanıtım Yazısı:

“Felaketler çok özeldir, tıpkı aşk gibi.”

Güney Afrika’da yaşayan ekoloji uzmanı ve aktivist Paul Banner­man’ın hayatı, gördüğü kanser tedavisi sebebiyle yaydığı radyoaktivitenin çevresi için tehlike oluşturmaya başlamasıyla ironik bir hal alır. Hayatı, işi, ailesi ve geçmişi arasında yaşadığı çelişki, Güney Afrika’nın tarihi ve bugünü arasındaki çelişkiyle örtüşür. Gordimer, yine gerçeklere tanıklık ederek, eski Güney Afrika ırkçılık mağduru iken, yeni Güney Afrika’nın gerek toplumsal gerekse ekolojik açıdan geçmişini yok sayarak, yanlış bir ilericilik anlayışının mağduru oluşunu ele alıyor.

Yaşamaya Bak, bireylerin ya da toplumların sonsuza dek sahip olacaklarını sandıkları şeylerden vazgeçmek zorunda kaldıklarında yaşadıkları endişe ve huzursuzluğu anlatırken, dünyanın ve insanların her şeye rağmen kurtarılmaya değer olduklarına dair küçük ama değerli bir umut mesajı veriyor.

Gordimer, geçmişe hâkim, bugünün farkında ve geleceğe uzanan zamansız bir yazar.

Buradan satın alın; Yaşamaya Bak - Nadine Gordimer

Bu kitapla ne içilir: Yasemin çayı
Bu kitapla ne dinlenir: Earth Song - Michael Jackson

Senin Kitabın - Claire Kendal

/ Sunday, May 14, 2017 /
Senin Kitabın, dilimize genellikle sadece “sapık” veya “takipçi sapık” olarak çevirilen “stalker” kelimesini günlük hayatta bazen ne kadar boş bir şekilde kullandığımızın kanıtı. Ama ya boş değilse? Biri bizi hem Facebook’tan, hem Instagram’dan takip ediyorsa, ‘Yer Bildirimi’ yaptığımız an karşımızda beliriyorsa, Claire Kendal’ın kaleme aldığı Senin Kitabın’daki ana karakter Clarissa’nın iş yerinden tanıdığı Rafe gibi işi artık iyice abartıyorsa? Yalnızca tahtaya vurup, “Allah korusun” demek geliyor elimden…


Clarissa, bir üniversitede çalışıyor. Henry isimli, Clarissa için karısını terkeden bir profesörle berabermiş ama ondan ayrılmış. Bunu yaptığı için de diğer kadınlar ona kötü gözle bakıyor ve kısacası, “ev yıkıcı” diye adı çıkmış Clarissa’nın; hem sevgilisiz, hem arkadaşsız kalmış. Henry ile ayrılmalarının nedenlerinden biri, çocuklarının olmaması ve bu durum Clarissa’yı paramparça bırakırken, Henry’nin uğraşmak istemeyip farklı bir yola doğru ilerlemesi. Biz, Clarissa’yla tüm bunların sonrasında, 40 yaşında, Rafe yüzünden psikolojik destek almaya başlamışken tanışıyoruz. Rafe ile aralarında geçen her şeyi yazıya dökeceği bir günlük tutmaya başlamış ve biz de bu günlüğü okuyan sayılı insanlar arasına giriyoruz.

Böyle “kimin kim olduğu belli olmaz” denir ya hani? İşte Rafe de bunun bir örneği. Clarissa ile aynı üniversitede, eğitmen olarak çalışıyor. Hatta amca kitap bile yazmış; Clarissa da onun kitap partisine gidiyor. Sonrasında adam kıyın kıyın yaklaşıyor kadına ve “evine kadar senle yürüyeyim” isteğini kabul ettirdikten sonra kendisini içeri davet ettiriyor. Şarap içiyorlar ama Clarissa’nın tadını tarifinden ve sonraki olaylardan adamın kadına bir çeşit uyuşturucu gazladığını anladım ben…

Epey ama Epey karanlık bir kitap Senin Kitabın. Yazar Claire Kendal, belli ki Grimm Masalları’nı yalamış yutmuş ve Clarissa için aynı onlarda olduğu gibi karanlık bir peri masalı kurgulamış. Clarissa gibi koskoca bir kadının bana saçma gelen bazı hareket ve düşüncelerini Henry ile olan olaylardan sonra depresyona girmesine ve önünü adam gibi görememesine bağlamak istedim. Diğer yandan, Rafe gibi bir karakterle tanıştıktan sonra da etrafınıza bakmak bir tuhaf oluyor çünkü her yerde sapık adayları görmeye başlıyorsunuz. Herkes kendi istediği olsun diye diretiyor, herkes sevgiye muhtaç ve karşı tarafın kendilerini sevmemesini kabullenemiyor, herkes “en iyi benim, en güzel/yakışıklı benim” modunda ve bunun aksini iddia eden olursa ne yapabileceklerini düşünmek bile istemiyorum.

Demem odur ki, Senin Kitabın çok iyi bir psikolojik gerilim. Ancak siz yine yalnızken veya gece uyumadan önce okumasanız iyi edersiniz.

Tanıtım Yazısı:

“Sensin. Elbette sensin. Her zaman sensin.”

Senin Kitabın, duyguları saplantıya dönüşmüş sapıktan kaçmaya çalışan bir kadının yaşadığı psikolojik gerilimin hikâyesidir. Clarissa, kendisiyle aynı üniversitede görevli Rafe’in sonu gelmeyen tacizleri karşısında giderek daha fazla korkmaya başlar. Adam onu rahat bırakmaz, reddedilmeyi umursamaz. Her zaman orada, Clarissa’nın yakınında bir yerdedir.

Bir dava jürisine seçilen Clarissa rahat bir nefes alır. Mahkeme salonu güvenilir bir sığınaktır, Rafe’in olmayacağı bir yerdir. Ama katıldığı dava konusunun kaçırma ve taciz olduğu anlaşılınca, Clarissa kendisiyle tanık sandalyesindeki genç kadın arasında paralellik kurmaya başlar.

Çocukluğundaki bir olayda polisi kendisine inandıramadığı için bu sefer Rafe’in tacizini kanıtlaması gerektiğini düşünür: Clarissa, bir yandan adamın yaptıklarını günlüğüne kaydederken, öte yandan da kanıt toplamaya başlar. İşte o zaman, Rafe’in çevrelerinde ördüğü ürkütücü masalın gizini çözer – ve o masal için Rafe’in tasarladığı “son”un asla hayal edemeyeceği kadar korkunç olduğunu görür.

“Sen beni arzuluyorsun. Sen beni seviyorsun. Senin bana ihtiyacın var. Sen benim ölümüm olacaksın.”

Buradan satın alın; Senin Kitabın - Claire Kendal

Bu kitapla ne içilir: Buzlu su
Bu kitapla ne dinlenir: Death Cab for Cutie - I Will Possess Your Heart

Kaybolan Sevgililere Yollar - Nadeem Aslam

/ Sunday, April 16, 2017 /
Kaybolmuş Sevgililere Yollar’ın tanıtım yazısına göre eleştirmenler şöyle diyormuş: “Bir gün Marquez İngiltere’deki Pakistanlı göçmenleri konu alan bir roman yazsaydı, ancak bu kadar güzel ve çarpıcı bir yapıt ortaya koyardı.” Size bir şey söyleyeyim mi? Doğru diyorlar! Tek fark, Marquez kanlı, bağırsaklı metaforlar severken, Nadeem Aslam daha çiçekli, böcekli olanları tercih ediyor. Ama büyü (yani aslında büyülü gerçeklik) seviyesi ikisinde de hemen hemen aynı...



Ben, kitapta sevdiği cümlelerin altını çizen, sonra altını çizdiğim cümleleri defterlere geçiren, deftere geçirmesem de bir yere cuk oturdukları zaman tamamını hatırlayamadığımda dönüp bakan bir okurum. Kaybolmuş Sevgililere Yollar’ı okurken, bu huyumu 42’nci sayfadan sonra bıraktım. Çünkü neredeyse tüm kitabı çizmem gerekecekti! Bakın mesela, bunlar daha kitabın ilk sayfasında çizdiklerim:

“[…]ama koku, silinip gitmişken bile varlığını hissettiriyor, yokluğuna dikkat çekiyordu.”

“[…]bir midyenin, incinin etine gömülmesine ses çıkartmaması gibi, göl kıyısındaki çakıl taşları da çocukların çıplak ayaklarının tabanlarını acıtmıyordu anlaşılan.”

Anlatabiliyor  muyum?

Kaybolan sevgililerin, sevginin hikayesi

Kaybolan Sevgililere Yollar, ahtapot şeklinde bir hikaye. Yani; kafa kısmı, yani hikayenin tam ortası, Chanda ve Jungu isimli aşıkların İngiltere’de yaşadıkları mahalleden kaybolmaları. Ahtapotun kollarına yayıldıkça ise aynı mahallede yaşayan diğer karakterlerin hayatları, inançları, alışkanlıkları giriyor işin içine ve size garanti veririm ki hepsi cidden ama cidden çok ilgi çekici karakterler. Irkçılık ve dine bağlı ayrımcılık ile başa çıkmaya çalışan bu insanlar ne yazık ki bugün hala süregelen dil, din, ırk ayrımına, göçmenlerin çektiği çileye de ışık tutuyor. Korumacılık uygulamalarının giderek arttığını, ABD seçimlerinin sonuçlarını, Türkiye’de olanları da göz önünde bulundurursak bu vakaların sayısı giderek artmaya mahkum ne yazık ki. Belki de bu kadar ağır, yüreğe külçe gibi oturan konuları işlediği için Aslam çiçekli böcekli metaforları seçmiştir. Kötünün içinde iyinin barındığına inanmak için.

Ama tabii pek çok etkileyici romanda olduğu gibi, Kaybolan Sevgililere Yollar’da da işin kalbinde aşk ve aşıkların karşısına çıkan zorluklar var. Müslüman bir ailenin kızının sevgilisinin Hindu olması ve ailenin görüşmelerini yasaklaması var. 12 yaşındaki bir kızın, kızlığının bozulma riski olduğu korkusuyla jinekoloğa götürülmesinin yasaklanması var. Kocasıyla henüz yatmamış bir gelinin annesinin damadına “ona bu gece tecavüz et” diyerek akıl verişi var. Tanıdık geliyor mu?


Tanıtım Yazısı:

Bir gün Márquez İngiltere’deki Pakistanlı göçmenleri konu alan bir roman yazsaydı, ancak bu kadar güzel ve çarpıcı bir yapıt ortaya koyardı,” diyor eleştirmenler, Nadeem Aslam’ın, Encore Ödülü ve Pasifik Kıyısı Kitap Ödülü’nü kazanmış bu romanı için.

İngiltere’nin küçük bir kentinde yaşayan Pakistanlı Jugnu ile sevgilisi Chanda ortadan kaybolurlar. Beyaz mahallelerinden soyutlanmış kapalı bir çevrede tutunmaya çalışan Pakistanlılar arasında sevgililerle ilgili dedikodular yayılır ve karlı bir kış günü Chanda’nın erkek kardeşleri cinayet suçlamasıyla tutuklanır. Tutuklanmayı izleyen on iki aylık süreci aktaran Kaybolan Sevgililere Yollar, kültürler, cemaatler, milliyetler ve dinlerin kesişme noktasındaki bir ailenin acılarını, şiirsel bir dille anlatıyor.

Buradan satın alın; Kaybolan Sevgililere Yollar - Nadeem Aslam

Bu kitapla ne içilir: Kahlua
Bu kitapla ne dinlenir: Michael Jackson - Black or White


Johnny Sosa'nın Şarkısı - Mario Delgado Aparain

/ Sunday, March 19, 2017 /
Uruguay’ı nasıl bilirsiniz? Ben, şahsen, Güney Amerika’da kendi halinde bir ülke olarak biliyordum. Bir ara da, hatırlarsınız, Uruguay’ın Devlet Başkanı Jose Mujica, dünyanın en fakir başkanı olarak haberlere konu olmuştu. 12.000 dolarlık maaşının %90’ını fakirlere ve küçük girişimcilere dağıtan Mujica, Türkiye’de de çok konuşulmuştu…



Uruguaylı yazar Mario Delgado Aparain’in Johnny Sosa’nın Şarkısı isimli kitabını okuduktan sonra Uruguay’ı da, Mujica’yı da biraz daha araştırdım. Ve gördüm ki Mujica ile Aparain’in arasında 14 yaş var; Mujica büyük. Uzatmadan şuraya geleceğim: ikisi de Aparain’in kitabına konu olan dönemi çok ama çok iyi biliyor. Aparain hakkında yeteri kadar Türkçe veya İngilizce kaynak bulamadığım için onu bilmiyorum ama Mujica, 2 kere hapse atılmış ve 6 kere vurulmuş. Uruguay çok kötü günler geçirmiş arkadaşlar anlayacağınız. Ve bence en korkunç kısmı da onların acı günlerinin bizim içinde bulunduğumuz bu günlere çok ama çok benzemesi…

Johnny Sosa’nın Şarkısı, Luis Sepulveda’nın önsözüyle açılıyor. Şilili yazar, Johnny Sosa’nın Şarkısı ile ilk tanışmasını anlatırken, Uruguay’ın belli bir dönemine, buna paralel olarak da kitabın arka fonuna dair ipuçları veriyor. Latin Amerikalı şairlerin en büyüğü, Brezilyalı Guimaraes Rosa’dan bir alıntı yapmış en başta mesela:

“Hikayeler sadece anlatıcının ağzından dökülmezler, onu şekillendirirler de: Anlatmak direnmektir.”

Aparain de direnenlerden. Johnny Sosa karakterini yaratarak, diktatörlük zamanlarında insanların ne pahasına neler kaybettiğini ele alıyor yazar. Gücü elinde tutana yanaşanlar kazanıyor, bir şeyler elde edebiliyor ve zor bela sahip olduklarını kaybetmek istemiyorlarsa da sevdiklerinin gördüğü zulümü izlemek zorunda kalıyorlar. İzlemeyip, karşı çıkmaları durumunda da uğraşarak kazandıkları her şey anında yok olma tehlikesi altına giriyor.

Sepulveda, yine önyazısında şöyle yazmış:

“Uruguay’daki üniformalı barbarlığı kazasız belasız atlatanların sayısı bir elin parmaklarını geçmez, onlar da tek bir hece bile yazmamışlardır; çünkü bir diktatörlük için yazmak isyan etmekle eşanlamlıdır.”

Sırf doğru zamanda, doğru yerde doğmadığı, yaşamadığı için Johnny Sosa’nın başına gelenleri okurken gerçekten tek düşündüğüm “Allahım, çok tanıdık geliyor hepsi!” oldu. Tarih öğretmenlerim, “geçmişi öğrenip ders almak lazım” diye diye, kafama vura vura o kitapları ezberlettiler bana zamanında. Ama kim, hangi tarih kitabından ne dersi almış gerçekten çok merak ediyorum. İnsan hala insan ve geçmişte olan, bugün herkesin “offf ne fenalarmış” diye yorumladığı her şeyi bugün tekrar edenler var. Yine yazı, diktatörlüğe karşı isyan etmek. Yine “ben bunu istemiyorum” demek, nankörlük. Ve yine iyi bir insan olmak, kaybetmek demek…



Tanıtım Yazısı:

Kitabın yazarı Mario Delgado Aparin Uruguaylı. Uruguay da öbür Latin Amerika ülkeleri gibi diktatörlüklerden nasibini almış bir ülke, doksanlı yıllardan önce ülkede hapse girmemiş hemen hiçbir aydın kalmamış. Gazeteci olan Aparin romanında bu karanlık dönemi işlemiş.

Johnny Sosa’nın hikâyesi Florida’dan başlayıp güneye inen Mosquito County denilen topraklarda geçiyor. Johnny zenci bir blues şarkıcısı, Lou Brakley hayranı, ön dişleri olmadığı için sesi çok güzel olmasına karşın şarkıcı olarak önü açık değil. Her sabah yedide uyanarak Melias Churi’nin hazırladığı Brakley programını tek dalga Spika radyosundan dinliyor, beyaz sevgilisi Dina’yla sevişiyor, Chantecler adında bir randevuevinde Kara Elmas adını verdiği gitarı ve yeşil bangosuyla caz müziği yapıyor. Yaşamdan bundan başka bir şey istediği de yok.

Bir gece Johnny, Chantecler’de Melias Churi’yle karşılaşıyor. Churi genç adama sesinin güzel olduğunu ama onunki gibi ‘İngilizce olmayan bir İngilizce’yle’ söylenen şarkılarını kimsenin dinlemeyeceğini söylüyor. Johnny’nin tek ilgilendiğiyse Brakley’in hikâyesinin program durdurulduğu için dinleyemediği sonu. Johnny ısrar edince, sunucu, cazcının bir sabah ‘İsa’nın yüzünün bilimsel bir araştırması’ adlı bir kitapla küvette ölü bulunduğunu, kanında on bir ayrı uyuşturucuya rastlandığını söylüyor. Ancak tam o sırada bara giren askerler sunucuyu yaka paça götürüyorlar.

Mosquito County’de sonu gelmeyen askeri darbelerden biri daha. Kasabaya yerleşen sıkıyönetim komutanı, kiliseyle sıkı bir işbirliği içinde cadı avı başlatarak, bir yandan da çok sevilen Radio Nacho’nun zararlı yayınlar yaptığını savunuyor. O dönemde en prestijli işse, ironik ama, komutanın küçümsediği bu radyonun tüm Karayip kıyılarına yayınladığı bir bolero yarışmasını kazanmak. Kazanmayı çok isteyen askerler kasabanın rahibiyle işbirliği içinde, Johnny’ye dişşiz bir zencinin oralarda blues söyleyerek barınamayacağını, Chantecler’in kapatılıp orada çalışan Brezilyalı fahişelerin çoktan toplatılıp hapse atılmasını söyleyerek baskı yapıyorlar. Blues sanatçısından bolero söylemesini isteyip onu bir maestrodan ders almaya zorluyorlar, komutan sırf bu iş için Johnny’nin dişlerini yaptıracağını vaat ediyor. Dina’nın da baskısıyla bolero söylemeye razı gelen Johnny, bolero derslerinden de, içine düştüğü işbirlikçi konumundan da müthiş rahatsızlık duyuyor.

Kasabada askeri baskının artmasıyla işler giderek kötüleyip dostları olur olmaz nedenlerle ortadan yok olmaya başlayınca, Johnny kimselerin yüzüne bakamaz oluyor. Sonunda tam yarışma arifesinde tüm havasını yitirmiş Chantecler’e gidiyor, Kara Elmas’ı ve bongosunu alarak sahneye çıkıyor, askerlerin gözünün içine baka baka blues söylüyor. Bunun üzerine komutan Johnny’den vermezse zorla almaya son derece kararlı, gitarını ve dişlerini istiyor.

Johnyy Sosa’nın Şarkısı eski bir yaraya parmak basan, blues parçaları ve ellilerin sinema karakterleriyle renklendirilmiş dokunaklı bir öykü. Askeri rejimlerden çok çekmiş bir Latin Amerikalı yazarın kaleminden çıkma, baskı, zorbalık, özgürlük konularını işleyen iyi yazılmış bir kısa roman. Kitap ilk kez 1991’de basılmış, Aparain kendine özgü bir tarz ve kara mizah duygusuyla kaleme almış romanını. Sepulveda’nın kısa romanları gibi hüzünlü ve dokunaklı, ama bir o kadar da matrak ve sevgi dolu bu öykü, ellili yılların filmlerinden Johnny’nin aklına geliveren olur olmaz repliklerle renklendirilmiş.

Buradan satın alın; Johnny Sosa'nın Şarkısı

Bu kitapla ne içilir: Milli içkimiz ayran!
Bu kitapla ne dinlenir: La Balada de Johnny Sosa

Son Valsi Bana Sakla - Zelda Fitzgerald

/ Sunday, March 5, 2017 /
Zelda Fitzgerald, benim de pek çok insan gibi F. Scott Fitzgerald’ın karısı olarak tanıdığım bir isim. İkisinin 1920’leri fethedişi, fırtınalı evlilikleri, ‘Kayıp Jenerasyon’ akımını başlatmaları, Ernest Hemingway’e kadar zamanın pek çok ünlü isimleriyle takılmaları hepimizin iç çekerek, kıskanarak okuduğu şeyler.

Zelda, trajik bir kişilik benim gözümde: F. Scott Fitzgerald ile evliliklerinin çalkantılı olmasının nedenleri arasında, mesela, ikisinin de deli gibi içmesi ve birbirlerini sürekli suçlamaları yer alıyor. Buna rağmen çok büyük de bir aşktan söz ediyoruz; mesela, eşine sonuna kadar inanan ve ne olursa olsun onun yanında olan Zelda, onun başarılı olmasını engellediğini düşündüğü için Hemingway’den nefret ediyor. Zelda, manik-depresif teşhisi konduktan sonra klinik klinik gezince çift ayrı düşüyor ve F. Scott Fitzgerald’ın ölümü de karısının yanında olmadığı zamanlara denk geliyor. Çok acı değil mi ya?



Güzelliği ve enerjisiyle herkesi kendine hayran bırakan bir kadın olsa da Zelda’nın hayatı tabii ki toz pembe bir rüya gibi değil. Oldukça otobiyografik olduğu söylenen tek romanı Son Valsi Bana Sakla’da da nereden nereye geldiğini, yol alırken neler hissettiğini açık açık görebiliyorsunuz. Eğer bu doğru ise (yani otobiyografik olduğu kısmı), resmen içini dökmek için yazmış kadın Son Valsi Bana Sakla’yı. Bunu göz önünde bulundurduğunuzda da bir yandan “gerçeği kurguya çevirirken sadece isimleri mi değiştirmiş acaba?” diye düşünüyor, bir yandan da fazla uzun sürüyor gibi gelen, biraz sıkıcı kısımları affediyorsunuz: yaşadığı ayrıntıların çoğu kendisine önemli gelmiş herhalde ki hiçbirini atlamak istememiş gibi Zelda.

Son Valsi Bana Sakla’da kafanıza takılan şeyler olacak: mesela, zaman çok çabuk geçip gidiyor, karakterlerin tavırları ve hatta görüntüleri de aynı hızda bu değişimden etkileniyor. Ama bunu da göz ardı edebiliyorusunuz çünkü F. Scott Fitzgerald’ın ünlü romanlarına ilham veren bu ilişkiyi bu sefer karşı tarafın gözünden izleyebiliyorsunuz.

Örneğin, Son Valsi Bana Sakla’da Zelda’nın alter ego’su olarak görülen Alabama karakteri, başarılı bir ressam olan David Knight ile evleniyor. Şaşalı denebilecek bir yaşam sürmelerine rağmen Alabama kendini yalnız, bir kenara atılmış, kocası onu umursamıyormuş gibi hissediyor. Kliniğe yattığında da kocasının bunu ondan kurtulmak için yaptığını düşünüyor…

F. Scott Fitzgerald’ın Zelda’ya nasıl aşık olduğunu hepimiz biliyoruz. Ama Son Valsi Bana Sakla’da görüyoruz ki bunu kadına pek de hissettirememiş ve kadın hayallerine, isteklerine inanmayan bir adam birlikte olduğunu düşünerek ölmüş gitmiş…



Tanıtım Yazısı: 

Eşi F. Scott Fitzgerald ile birlikte 1920'lerin sembol figürlerinden biri olan Zelda Fitzgerald'ın yazdığı Son Valsi Bana Sakla otobiyografik özellikler taşıyan bir eser. Romanda, tıpkı kendisi gibi bale tutkunu bir genç kadını ele alan Zelda, kendi evliliğinde yaşadığı çalkantıları neredeyse birebir takip eden bir kurgu yaratmış ve romanın başkişisi Alabama'yı bir nevi alter egosu haline getirmiştir. Fransa'ya taşınan çiftin yaşadıkları, Alabama'nın geçkince yaşına rağmen baleye olan merakı ve yakışıklı bir pilotla yaşadığı yasak aşk, romanla gerçek hayat arasındaki paralelliklerin sadece bir kısmı. 1920'lerde bir kadının kendi hayatının dizginlerini ele alma mücadelesini anlatan Son Valsi Bana Sakla, Zelda Fitzgerald'ın basılan tek romanı oldu.

Dilimize ilk kez çevrilen Son Valsi Bana Sakla, 20.yüzyılın en meşhur edebi çiftlerinden birinin ilişkisine farklı bir bakış açısı SUNUYOR.
(Tanıtım Bülteninden)

Buradan satın alın; Son Valsi Bana Sakla - Zelda Fitzgerald

Bu kitapla ne içilir: Viski
Bu kitapla ne dinlenir: Bessie Smith

Vefasız Peri - Guillermo Cabrera Infante

/ Sunday, February 19, 2017 /
Bu yıl, Can Yayınları'ndan okuyacağım kitapları Her Ülkeden Bir Kitap projesini de besleyecek şekilde seçmeye çalıştım. Kübalı yazar Guillermo Cabrera Infante ile de bu sayede, Vefasız Peri ile tanıştım. Vefasız Peri'nin "bir aşk hikayesi" olarak tanımlanması, "aşk bana göre değil" diyenleri caydırmasın sakın; hiç ama hiç o bildiğiniz, alışkın olduğunuz aşk hikâyelerinden değil. Üstüne üstlük Infante'nin inanılmaz kelime oyunları da bana çoğu kez "kim bilir kendi dilinde ne kadar keyiflidir!" dedirtti. Kitabın sanat ve müzikle dolu olması da cabası...



Tuhaf bir aşk Vefasız Peri'deki... Evli ama mutsuz bir ana karakter. Onun tutulduğu, tuhaf, yaşça epey küçük, esprilerini ve göndermelerini anlamayan ve bunu da dile getirmekten çekinmeyen Estela... Mesela, adamcağız aşktan dem vurmaya çalışırken aralarında şöyle bir diyalog geçiyor:

Adam: "Aşk böyledir. Bach gibi kör, Beethoven gibi sağır, Van Gogh gibi kulağı kesik."
Estela: "Ayy. Ne çok insan saydın."

Anlatabiliyor muyum?

İlk başta gerçekten anlamakta çok zorlandım öyle bir adamın böyle bir kıza nasıl aşık olduğunu. Ancak daha da okudukça, hikayenin içine daha çok girdikçe anlıyorsunuz ki adam zaten kendi beyninden, etrafındaki entelektüel havadan bezmiş ve kültürlü olması bir kenara, hayata dair de hiçbir şey bilmeyen Estela tuhaflığı ve biraz da sapkınlığıyla onun beynini rahatlatıyor gibi geldi bana.

Başta da biraz bahsettiğim gibi, Infante'nin Vefasız Peri'de yaptığı kelime oyunları inanılmaz. Bir kelimeden bir başkasını türetiyor, bir fikirden diğerine uçuyor, sürekli ama sürekli ya biz müzisyene, ya bir ressama, ya bir filme gönderme yapıyor. Bazı yerlerde zor oluyor bunları anlamak, itiraf edeyim. En azından ben biraz zorlandım diyeyim. Ama jeton düşünce de "vay anasını!" dedirtiyor insana.

Bir de çok hoşuma giden tespitleri var Infante'nin. Mesela;

Kadınlar kitaplar gibidir: İnsan hep onları yatağa götürmek ister. Bakire gibi görünen kitaplar ciltsizdir. Ayracı hazırda bulundurmak gerekir. Bir mektup açacağı yeterlidir.



Tanıtım Yazısı:

Estela ve ben bu kitapta, bu sayfada, bu kelimelerde birleştik. Bizi bir boşluk birleştiriyor: O öldü, bense bu kitabı yazmak için yaşıyorum. Bizi bu cennet kurtaracak, cezamızı bu cehennem verecek: bir kitap, hayat.

Devrim öncesi Havana... gencecik Estela... ve ona sevdalanan evli bir sinema eleştirmeni. Ama bu alışıldık bir gönül serüveni sayılmaz, çünkü Estela hiç de göründüğü kadar toy değil.

Guillermo Cabrera Infante, ölümünden sonra yayımlanan Vefasız Peri'de sözcük oyunları, iğnelemeler ve göndermelerle dolu üslubuyla başka zamanlardan bir Havana aşkına hayat veriyor.
(Tanıtım Bülteninden)

Buradan satın alın; Vefasız Peri - Guillermo Cabrera Infante

Bu kitapla ne içilir: Piña colada
Bu kitapla ne dinlenir: Linda Ronstadt - Perfidia

Virginia ile Vita - Christine Orban

/ Sunday, February 5, 2017 /
Virginia Woolf, her zaman yazdıklarından çok kendi hayatıyla ilgimi çeken bir kadın oldu. Özellikle depresyona yatkın olması, ruhsal ve akli bozukluklarla yaşıyor olması ve bunları yazıyla dengelemeye çalışması ilginç geldi hep. Virginia ile Vita da Virginia Woolf'un Vita isimli bir kadınla yaşadığı aşkı ve bu sayede Orlando'yu yazış sürecini konu alıyor.



Heyecanla başladım, hüsranla bitirdim diyebilirim. Hüsranın nedeni ise Orban'ın konudan kopuk, yüzeysel anlatımıydı. Her ne kadar kitap gerçeklere (mektuplar, vs.'lerden faydalanarak) dayansa da elinde böyle değişik iki karakter olan bir yazar okurun ilgisini tutup bırakmamakta daha başarılı olabilirdi diye düşünüyorum.

Virginia Woolf'un nasıl bir insan olduğunu az çok biliyorsunuz, mutlaka duymuşsunuzdur. Vita ise onun tam tersi gibi: çocukları var, kendisi gibi biseksüel olan kocasıyla birlikte yaşıyor, çapkın ve girişken bir kadın, hem zengin, hem terbiyeli, hem havalı... Virginia ile Vita'yı okurken, Virginia'nın Vita gibi olmak istediği için ona doğru çekildiğini hissettim. Virginia'nın histeri nöbetlerini atlatmasına yardım eden, her daim yanında olarak onu kollayan kocası Leonard'a da üzüldüm haliyle ama aşk işte bu, yapacak bir şey yok. Leonard'ın tek avuntusu, Vita'nın aşkıyla kavrulan Virginia'nın kadından ilham alması ve yazmaya başlaması. Sonuçta doğan eser de Vita'nın oğlu Nigel Nicolson'ın "edebiyat tarihindeki en uzun ve büyüleyici aşk mektubu" olarak tanımladığı Orlando.

Açıkçası, bu kitap yerine Virginia ile Vita'nın mektuplarını ve Maria Popova'nın Merve Erdoğdu tarafından Türkçe'ye çevirilen Virginia Woolf ve Vita Sackville-West birbirlerine nasıl aşık oldular? başlıklı yazısını okumanız yeterli.



Tanıtım Yazısı:

1927, Virginia Woolf'un edebî hayatının verimli bir yılıdır, Deniz Feneri'ni yazmayı tamamlamış ve bastırmıştır. Aynı yıl, Woolf, edebiyat tarihinin devrim niteliğindeki eserlerinden biri olarak değerlendirilen Orlando romanına ilham kaynağı olacak büyük bir aşk yaşar. Kocası, yayıncı Leonard Woolf'la birlikte yaşadığı Monk's House'un hemen yakınındaki aile şatosunda hayatını sürdüren Vita Sackville-West'le tutkulu bir ilişkiye başlar. Kendi bohem hayatı ve Vita'nın gösterişli, eksantrik, aristokrat hayatı arasındaki uçurumun, tutkunun, kıskançlığın, aşkın edebî yaratıcılığa dönüşmesinin yanı sıra, her ikisi de yazar olan iki kadının büyük aşkını gözler önüne seren roman, büyük ölçüde biyografik nitelikler de taşıyor.

Yazar Christine Orban'ın, Virginia Woolf'un özenle tuttuğu günlüklerinden ve Vita Sackville-West'le mektuplaşmalarından yola çıkarak kaleme aldığı roman, sıra dışı, güçlü, kırılgan iki kadının aşkı ve yaratıcılığı kendi tarzlarında bir araya getirişlerinin hikâyesi olmanın yanında, aynı zamanda bir başka romanın, Orlando'nun da yazılış serüveninin romanı.
(Tanıtım Bülteninden)

Buradan satın alın; Virginia ile Vita - Christine Orban

Bu kitapla ne içilir: Sütlü kahve (soğuk)
Bu kitapla ne dinlenir: Virginia Woolf - Indigo Girls

Lupita Ütü Yapmayı Seviyordu - Laura Esquivel

/ Sunday, January 8, 2017 /
Elif, 2016'da Laura Esquivel'in Acı Çikolata'sını okumuş ve hakkında buraya çok güzel şeyler yazmıştı. Özellikle "Klasik Avrupa edebiyatına biraz ara verip daha renkli bir şeyler okumak isterseniz mutlaka öneririm" cümlesi ilgimi çekmişti. E ben de bari Lupita Ütü Yapmayı Seviyordu ile Laura Esquivel'le tanışmış olayım dedim. İyi ki de demişim!

Lupita, tuhaf bir kadın. Başka bir sıfat bulamıyorum gerçekten kendisi için. Kitabın başlığından gözünüzün önüne bir ev kadını veya hayatını kazanmak için ütü yapan bir kadın gelebilir ama olaylar hiç de öyle değil! 



Çünkü Lupita'nın sevdiği tek şey ütü yapmak değil; sevdiği diğer şeylerden bazıları şöyle:

  • Lupita ütü yapmayı seviyordu
  • Lupita kafayı çekmeyi seviyordu
  • Lupita çamaşır yıkamayı seviyordu
  • Lupita kendine acımayı seviyordu
  • Lupita çıngar çıkarmayı seviyordu
  • Lupita yün örmeyi ve iş işlemeyi seviyordu
  • Lupita dans etmeyi seviyordu
Bunları göz önünde bulundurarak bir cinayete çok çok yakından tanık olduğunu ve geçmişindeki vicdan azaplarının yakasını hiç bırakmadığını düşünün... Ortaya soluksuz okunacak bir kitap çıkıyor tabii!

Tanıtım Yazısı:


Büyükannesi ayın ışığının güneşinki kadar güçlü olduğunu, ay ışığına çıkmadan önce önlem almak gerektiğini söylemişti ona. Toprağın karanlığından hayat fışkırdığını bilmek hoşuna gidiyordu. İnsan toprağın içinde neler olup bittiğini bir bakışta göremiyor olsa da, filizlenen, açılan, büyüyen, bizlerin bir parçası olacak olan tohumlar vardı orada. Görünmeyen ama var olan şeyler...

Kadın polis Lupita ütü yapmayı sever. Kafayı çekmeyi, çamaşır yıkamayı, kendine acımayı, çıngar çıkarmayı, dans etmeyi, yalnızlığı ve sessizliği, soru sormayı sever. Lupita sevişmeyi sever... Derken bir cinayete tanık olur ve her şey tersine döner. Kendini yolsuzluklardan uyuşturucu trafiğine uzanan bir gizem ağının ortasında bulan Lupita canını dişine takarak bu gizemi çözmeye uğraşırken özüyle, atalarıyla, benliğiyle de yüzleşecektir.

Laura Esquivel Lupita Ütü Yapmayı Seviyordu'da sadece paranın, başarının ve güzelliğin geçerli olduğu yozlaşmış bir ülkeye sıra dışı bir kadın kahramanla aşılıyor umudu. Acı Çikolata'nın yazarından enfes bir Meksika masalı.
(Tanıtım Bülteninden)


Bu kitapla ne dinlenir: Bu Pedro Infante listeli iyi gider
Bu kitapla ne içilir: Romlu bir kokteyl


Cinayet Oyunu - Isabel Allende

/ Sunday, December 11, 2016 /

Ruhlar Evi ve Eva Luna gibi kitaplarıyla büyülü gerçekliği başarılı bir şekilde dokumasına alıştığımız Isabel Allende, Cinayet Oyunu'nda seri katillere bir el atmış. Cinayet Oyunu'nun Allende'nin diğer kitaplarıyla ortak özelliği ise hikâyenin güçlü kadınların etrafında dönmesi.


Cinayet Oyunu'nun bir ismi var: Ripper. Karın Deşen Jack'in Whitechapel cinayetlerini baz alan bir online rol yapma oyunu Ripper. San Francisco'da yaşayan Amanda Martin, oyuncuları yöneten kızımız. Onlar güzel güzel rol yaparak takılırken (ki bu oyunu oynayan gruptakilerin hepsi tuhaf oldukları kadar biraz da süper zeka tipler), San Francisco'da bir seri katilin ortaya çıkmasıyla değişiyor işler...


"Ne ama yani; polisin peşine mi takılacaklar, neyi nasıl çözecekler?" diye sorduğunuzu duyar gibiyim... Şunu söyleyeyim: Amanda'nın annesinden uzun süre önce ayrılmış olan babası polis. Amanda, durmadan dedesini babasına soru sormaya zorlayarak alıyor valla bütün ayrıntıları. İşte o ayrıntılarla çözülmeye başlıyor her şey...

Ancak Cinayet Oyunu'nu sakın James Patterson tarzı bir polisiye sanmayın. Sonuçta kitabı yazanın Isabel Allende olduğunu unutmamamız lazım! Karakterlerin dikkatli bir şekilde oluşturulması, hepsinin geçmişlerinin ayrıntılı bir şekilde gözler önüne serilmesi, gerçekliğin sürekli şekil değiştirmesi bu kitapta da var. Amanda'nın annesi Indiana kitabın kalbinde, diğer karakterler de onun hikâyesini besleyecek şekilde dönüp duruyorlar etrafında.

Cinayet Oyunu, Isabel Allende için bir deneme olmuş, belli. Polisiye sevenler, umduklarını bulamayabilirler. Ancak yazarın anlatım tarzı için bile okumaya değer.


Tanıtım Yazısı:

Yeniden ağzını bağlamak zorundayım. Dinlenmeye çalış, ben bu gece dönerim; çünkü öyle her saat girip çıkamam. İnanmayacaksın ama dışarıda sabah vakti. Bu odanın duvarlarında acayip bir malzemeden yapılmış perdeler var, siyah muşamba ya da kauçuklu branda bezinden ağır bir şey ama az çok esnek, su geçirmiyor, bu yüzden sana hep geceymiş gibi geliyor. San Francisco'da işlenen bir dizi cinayet, bu cinayetleri çözmek için bilgisayarları başında hafiyeliğe soyunan, dünyanın dört bir yanından bir grup oyuncu… ve oyunculardan birinin annesinin kaçırılmasıyla tetiklenen esrarlı bir kovalamaca. Isabel Allende'nin alışılmış tarzının dışına çıkarak polisiyeye göz kırptığı ve her zamanki gibi titizlikle dokuduğu Cinayet Oyunu'nu soluk soluğa okuyacaksınız.

Buradan satın alın; Cinayet Oyunu - Isabel Allende 

Bu kitapla ne içilir: Mojito
Bu kitapla ne dinlenir: Queen - Bohemian Rhapsody

Kaderin Kızı - Isabel Allende

/ Sunday, November 27, 2016 /

1800'lerde başlayan bir hikaye... Şili'den Kaliforniya'ya uzanan hayatlar... Kaderin Kızı, Isabel Allende'nin güçlü kalemiyle gerçekle büyü arasında alıp götürüyor insanı.

Kaderin Kızı'nın bir adı var: Eliza Summers. Hayatı, doğar doğmaz tuhaf bir şekilde başlıyor aslında. Şili'de dünyaya gelen Elize, Valparaiso'da yaşayan bir İngiliz ailesinin kapısına bırakılıyor. Kendisini aileden biri gibi kabul eden Sommers'ların yanında İngiliz kültürünün yanı sıra Şili'nin kültür ve gelenekleriyle, Hintli bakıcı, aşçı, aslen her işinden gelen Fresia Ana'nın öğretileriyle büyüyor. Yemek yapmayı, oturup kalkmayı, düzgün yürümeyi öğreniyor öğrenmesine ama insanı aşka, aşk acısına kim, nasıl hazırlar ki?

Isabel Allende, çoğu kitabında olduğu gibi sadece ana karakterine odaklanmıyor Kaderin Kızı'nda. Eliza'nın hayatına girip çıkan insanları, uzaktan da olsa da hayatının bir köşesine, bir şekilde dokunan insanları da yakından tanıyoruz. Bu sayede hangi seçimi, neden yaptığını da bir nevi algılayabiliyoruz tabii. Daha ergenken, fakir ama onurlu bir adam olan Joaquin Andieta'ya aşık olan Eliza, kendisini önce gizli bir ilişkinin içerisinde, sonra da sevdiği adamın peşinden Kaliforniya'ya giderken buluyor. Eliza, Joaquin'in, Joaquin ise altın peşinden düşüyor yollara...

Isabel Allende, hem karakterlerini, hem hikâyeyi, hem de mekânları öyle bir örmüş ki adeta yaşıyorsunuz okurken. Valparaiso, Şili, İngilizlerin egemen olduğu kısımlarında temiz, sosyetik bir şehirken, geri kalan kısmı yoksulluktan ve pislikten geberiyor. Benim için daima hanımeli kokan Kaliforniya ise altın akını çevresinde tasvirleniyor-- bugünün Hollywood'unu barındıran eyaletten uzak, her kadının hayat kadını olduğu, şiddetin kol gezdiği, ırkçılığı hat safhaya ulaştığı ve hastalıkların insanların ömrünü sonlandırdığı bir yer...

Kaderin Kızı ile Şili'den ABD'ye uzanan, yolda inanılmaz karakterlerle tanışacağınız büyülü bir yola çıkmak için hemen şimdi harekete geçin! Benim de yine Şili aşkım kabardı; gidip turlara murlara bakayım bari.


Tanıtım Yazısı:

Miss Rose;sepetin içinde kapıya bırakılmış bir bebek bulur; onu alır büyütür. Adı Eliza olmuştur. Günler, aylar, yıllar hızla geçer. Büyüyüp genç kız olduğunda, Eliza da, tıpkı Miss Rose gibi, aşk acısını tadar. Büyük bir tutkuyla bağlandığı sevgilisi onu bırakıp Kuzey Amerika'ya altın aramaya gitmiştir. Dünyanın dört bir yanından, geçmişlerini geride bırakarak yeni bir yaşamın peşine düşüp bu topraklara gelen insanların pek azı, yeni bir ülkenin oluşumunda pay sahibi olurken, pek çoğu da eriyip yok olacaktır. 'Altına hücum'un yaşandığı, serüven düşkünlüklerinin altın bulmaya çalıştığı vahşi Amerika, olağanüstü çizgilerle, renklerle gözümüzde canlanır. Şili'li yazar Isabel Allende, aşkı derinlemesine çizerken, Eliza'nın kişiliğinde, yalnızlığın, arayışın erişilmez boyutlarını da gözler önüne serer. Sevdiği adamın peşinden bu yabanıl ortama gelen Eliza da olağandışı bir kadına dönüşecektir. Eliza'ya sürekli yardımcı olan Çinli bile Tao Çien ise, genç kadını, insan doğasının gizleri ve çelişkileri arasında unutulmaz bir başka yolculuğa çıkarmıştır. Tutku, bu romanın ana temasıdır. Bugüne kadar yazdığı tüm kitaplarını yayınladığımız, dünyada olduğu kadar Türkiye'de de büyük bir okur kitlesine sahip olan Isabel Allende, son yazdığı Kaderin Kızı'nda, aşk, şiddet, dostluk, umut, umutsuzluk gibi insanı insan yapan temel duyguları, romanın kahramanlarıyla birlikte.bizlere.de yaşatıyor.

Buradan satın alın; Kaderin Kızı - Isabel Allende

Bu kitapla ne içilir: Bitki çayı
Bu kitapla ne dinlenir: Tori Amos - Jackie's Strength





Alev Püskürtenler - Rachel Kushner

/ Sunday, November 13, 2016 /
Birinci itiraf: bu kitabı bu sene için seçerken, Sons of Anarchy dizisinin bitmiş olmasının üzüntüsünü yaşıyordum. Baktım Alev Püskürtenler'de Rachel Kushner, kendinden daha güçlü bir makine olarak tanımladığı motorsikletle heyecanlı yolculuklar yapmaktan bahsediyor... "Tamamdır, ya!" dedim; eksikliği bu kitapla azıcık da olsa tamamlarım belki...


Kushner, Alev Püskürtenler'de 1970'lerin kavramsal sanat akımını, motorsiklet yarışlarını ve yolda bir hayatla birlikte gelen hem heyecanlı, hem insanı üzen, hem de dehşet verici olayları ele alıyor. Mesela, kitabın başında, Birinci Dünya Savaşı sırasında bir İtalyan askeri, bir Alman askerini motorsikletinin ön farıyla döverek öldürüyor. Sonrasında, bir bakıyorsunuz genç bir kadın Nevada çölünde motorsikletle tam gaz ilerliyor.

Kushner, bu tür hayatlara göz atarak hızın ve şiddetin baştan çıkarıcılığını ve buna kapılan insanların kendilerini ne gibi durumlarda bulduklarını ele alıyor. New York'tan Milan'a, Brezilya'ya ve pek çok yere uzanan Alev Püskürtenler'de sanatçıların kendi hayatlarını nasıl "oynadıklarını," birbirlerine sadık kalmayan aşıkları, hayal kırıklıklarını, ihanetleri ve benzer durumları motorsikletin hızından ve bu hayat tarzının getirdiği şiddetten ilham alarak anlatıyor.



Tanıtım Yazısı:

Rachel Kushner'ın romanı bize hız tutkunu insanlar ile sözcüklerin hızını örtüştüren bir dünya sunuyor. Bir film senaryosu gibi birbirinden çok farklı sahnelerde akan romanda sürat ve cinsellik, gerçek ve gerçek dışı, sanat ve entelektüellik, politika ve korku her an patlayabilecek bir motorun gerilimi içinde aktarılıyor.

Reno'da doğduğu için roman boyunca sadece Reno lakabıyla anılan 20'li yaşlarda genç bir kadın motosiklet tutkusunu sanat kariyeriyle birleştirmek niyetiyle New York'a geliyor. Amacı motosikletle Tuz Düzlüğü üzerinde bıraktığı izi fotoğraflayıp sergilemek. Kushner, renkli ve çarpıcı anlatımıyla kızın öyküsünü bu tekdüzelikte bırakmıyor ve onu 1970'lerin New York'undaki sanat çevresinin ortasına yerleştiriyor. Kushner çeşitli sanat yayınlarında editörlük yaptığı için yakından tanıdığı New York bohemini, taşralı bir kızın şaşkınlığı ve tepkileriyle yansıtıyor.

Kushner, tarihsel gerçeklerle kurgusal gerçekleri inandırıcı bir potada eritirken, yirminci yüzyıl başlarındaki sanat akımlarını ve çevrelerini, 1970'lerin sanat anlayışı ve sanatçıların yaşam biçimiyle paralellik kurarak, bir solukta okunacak Alev Püskürenler'i hayata geçiriyor.

Buradan satın alın; Alev Püskürtenler - Rachel Kushner

Bu kitapla ne içilir: Bira
Bu kitapla ne dinlenir: The Doors - Riders on the Storm

Sarı Yağmur - Julio Llmazares

/ Sunday, September 18, 2016 /
Hani bazen kalabalık bir grubun içinde bile yalnız hissedersiniz ya? Sarı Yağmur'daki, hiç ama hiç öyle bir his değil. Bildiğiniz hem fiziksel, hem de duygusal bir yalnızlık var Sarı Yağmur'da. Ainielle isimli kasabanın yalnızlığı, anlatıcımızın yalnızlığını tetikliyor adeta. Evler çoktan terk edilmiş... Bunun üstüne bir de oğlunuz, kızınız gibi eşiniz de trajik şekilde hayatını kaybediyor... Geriye ne kalıyor? Yalnızlığa gömülüp, kendi ecelini beklemek.


Konusu itibariyle insanı depresyona sürükleyebilecek bir kitap Sarı Yağmur. Ancak buna rağmen o kadar güzel yazılmış ki, "oooooof" diyerek bir kenara da atamıyorsunuz. Bu adam karla başa çıkabilecek mi? Yemek bulabilecek mi? Peki ya isim takmaya bile yeltenmediği köpeği ne olacak? İşte bu ve benzer soruların yanıtlarını alabilmek için bile olsa okumaya devam ediyorsunuz. Sarı Yağmur'larda kaybolup, sonra bir an kendinize gelip, ardından yine karanlıklara gömülüyorsunuz...




Tanıtım Yazısı:

Ama birden sabaha karşı iki-üç sularında nehirden hafif bir esinti geldi, pencere ve değirmenin çatısı aniden yoğun, sarı bir yağmurla kaplandı...Sonbahar yağmuru tarlaları eski altın rengiyle, yolları ve köyleri tatlı acımasız bir melankoliyle örtmek üzere dağlara geri geliyordu..Şafak vaktine kadar, güneş bir kez daha ölü yapraklara ve gözlerime düştüğünde, bunun her sonbahar takvimleri, mektupların ve fotoğrafların kenarlarını, değirmenin ve kalbimin terk edilmiş çarklarını ağır ağır çürüten yağmur olduğunu anlamıştım..

Son dönem İspanyol edebiyatının en gözde yazarlarından Julio Llamazares, Pirene Dağları'nda terk edilmiş bir köyün öyküsünü anlatıyor. Köyde kalan tek kişinin, yaşlı Andres'in ağzından. Bir başına yaşayan Andres, gerçeklik duygusunu yitirmemek için hem geride kalan kendi yaşamını, hem de eski dostların anılarını yeniden yaşıyor. Belki de kendini adım adım yaklaşan ölüme hazırlamak için.

Buradan satın alın; Sarı Yağmur - Julio Llmazares

Bu kitapla ne içilir: Rakı
Bu kitapla ne dinlenir: Kelly Clarkson - Cry

Labels

1988 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü (1) 2001 nobel edebiyat ödülü (1) 2010 nobel edebiyat ödülü (1) 30 Şubat (1) A. S. Byatt (2) Acı Çikolata (1) adem uludağ (1) Ağustosta Tatil (1) alan pauls (1) albert camus (2) Alessandro Baricco (3) Alessandro Barico (1) alev püskürtenler (1) alexander pechmann (1) Alexandre Jardin (1) alice munro (2) Allah Senden Razı Olsun Bay Rosewater (1) Alman edebiyatı (1) Alphonse Daudet (1) Altın Defter (1) Altın Ejder Krallığı (1) amelie nothomb (1) Amerikana (1) Andre Gide (1) anlatı (3) ann hood (1) Antonio Tabucchi (2) Arkadaşlık (1) arthur conan doyle (1) Arundhati Roy (1) aşk (2) Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz (1) Aşk Romanları Okuyan İhtiyar (1) Aşk ve Gurur (1) aşk ve ölüm üzerine (1) Aşktan ve Gölgeden (1) Atiq Rahimi (1) Ay ve Şenlik Ateşleri (1) aydın emeç (1) Aydın Engin (3) Ayfer Tunç (2) Ayrı Yol (1) bahçede felsefe (1) Baskervillelerin Köpeği (1) Baykuşun Günü (1) bazı kadınlar (1) behçet necatigil (1) Ben Frankfurt’ta Şoförken (1) bernd brunner (1) Bernice Rubens (1) beş peri hikayesi (1) beyazlı kadın (1) Bin Dokuz Yüz (1) Bir Aile Romanının Sonu (1) Bir Burjuvanın İtirafları (1) Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi (1) Bir Gençlik (1) Bir Gülme Salgınının Romanı (1) Bir IKEA Dolabında Mahsur Kalan Hint Fakirinin Olağanüstü Yolculuğu (1) bir intihar efsanesi (1) bir kaçırılma öyküsü (1) bir plak güzellemesi (1) Bir Rengin Tarihi (1) biraz dolaşacağım (1) birsel uzma (1) Biyografi (3) boris vian (1) Bruno Nardini (2) Bülbülün Gözündeki Cin (1) burma günleri (1) büyücü (1) Büyülü Dağ (2) büyülü gerçekçilik (1) Çağdaş Kürt Edebiyatı Öykü Seçkisi (1) Can çocuk (6) can deneme (3) can düşünce (1) can gotikromantik (4) can inceleme (1) can öykü (3) can öz (1) can roman (25) Can Roman Dizisi (7) can şiir (1) can yayınları (73) can yayınları gerilim (3) can yayınları öykü şenliği (7) Canım Sevgilim Inés (1) çarin laneti (1) carlos fuentes (2) Carmilla (1) carol dyhouse (1) Cemo (1) cesar aira (1) Cesare Pavese (4) charles dickens (1) Chimamanda Ngozi Adichie (1) christine orban (1) Cicim (1) çiğdem öztürk (1) Çin (1) cinayet oyunu (1) Çılgın Kalabalıktan Uzak (1) Çılgın Nar Ağacı (1) claire kendal (1) Claudine Monteil (1) çocuk kitabı (1) Çöl (1) Colette (1) D. H. Lawrence (1) damon young (1) Daniel Galera (1) Daniel Kehlmann (1) david vann (3) Değirmenimden Mektuplar (1) Delilikten Kurtar Bizi (1) deneme (3) deniz canefe (1) deniz kavukçuoğlu (1) Denizi Yitiren Denizci (1) dh lawrence (1) Dino Buzzati (1) Doris Lessing (3) Dörtlü (1) Dostoyevski (1) dr watson (1) Dünya Edebiyatı (2) dünya klasikleri dizisi (5) Dünyanın Ölçümü (1) dünyanın sonundaki ev (1) Düşünce (1) duygu akın (1) Duygusal Bir Yolculuk (1) Emma (1) ercan y yılmaz (1) esra birkan (1) eva luna anlatıyor (1) Evlilik (1) Eyfel Kulesi Kadar Kocaman Bir Bulutu Yutan Küçük Kız (1) eylülün gölgesinde bir yazdı (1) f scott fitzgerald (1) F. Scott Fitzgerald (1) Fanfan (1) feminizm (1) ferit edgü (1) Fernando Pessoa (2) Fil (1) Filozof Olmayanlar İçin Felsefeye Giriş (1) filozofların karnı (1) Floransa Büyücüsü (1) flores geceleri (1) Flört (1) Fransız Edebiyatı (1) friedrich balkonunda (1) gabriel garcia marquez (10) Gaetan Soucy (1) gece inerken (1) Geceyarısı Çocukları (1) Geniş Geniş Bir Deniz (1) George Eliot (1) george orwell (2) gerçek hesap bu (1) gezi yazısı (1) Girit (1) Gizli Başyapıt (1) Gökkuşağı (1) gösteriş (1) Gözyaşlarımı Sileceğim Gün (1) grazia deledda (1) Guillermo Cabrera Infante (1) gülünesi aşklar (1) gümüş karası deniz (1) Gündüz Güzeli (1) güneş tutulması (1) Günlük Yaşamdan Sanata (1) gustave flaubert (1) güvercin (1) handan balkara (1) hanım ananın cenaze töreni (1) havana (1) hayalet şehir (1) Hayatın O Güzel Şarkısı (1) Hayvan Çiftliği (1) Heinrich Böll (1) Heinrich von Kleist (1) henry james (1) Hermann Hesse (1) Hiroşima Sevgilim (1) hınzır kız (1) Homo Faber (1) Honore de Balzac (1) Horace Walpole (1) Huzursuzluğun Kitabı (1) İçimizdeki Şeytan (1) inceleme (1) inci kut (1) inci yankı (1) İnsancıklar (1) İpek (1) İrfan Yalçın (1) İri Memeler ve Geniş Kalçalar (1) isabel allende (7) Isabel İçin Bir Mandala (1) Italo Svevo (1) İtalo Svevo (1) italyan edebiyatı (1) iyi kalpli erendira (1) J. M. Coetzee (2) J.M. Coetzee (1) james hilton (1) Jane Austen (3) Japon edebiyatı (2) Japon edebiyatı Yaz Ortasında Ölüm (1) Japonya (2) jasper kent (3) Javier Marias (1) Jean Rhys (2) Jean-Claude Carriere (1) Jean-Paul Sartre (1) Johann Wolfgang Von Goethe (1) john banville (1) johnny sosa'nın şarkısı (1) jose mauro de vasconcelos (1) José Mauro de Vasconcelos (1) Jose Saramago (1) Joseph Kessel (1) Julio Cortazar (1) Julio Llmazares (1) Jun'ichirō Tanizaki (1) kaderin kızı (1) kadınlar (1) Kana Bulanmış Sakal (1) kara sohbet (1) Katedral (1) Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru (1) Kaybolan Sevgililere Yollar (1) kayıp kitaplar kütüphanesi (1) keçi dağı (1) kediler güzel uyanır (1) Kemal Bilbaşar (1) Kenzaburo Oe (1) Kibritleri Çok Seven Küçük Kız (1) kitap kapakları (1) Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın (1) kırk merak serisi (7) Kırmızı (1) Kızıl Darı Tarlaları (1) klasikler (13) koca sevimli dev (1) kolera günlerinde aşk (1) kör nişancı (1) Korkmuyorum (1) Körlerin Şarkısı (1) Körlük (1) küba (1) küçük şeylerin tanrısı (1) Kurbanı Beslemek (1) Kurnaz Tilki (1) kurt vonnegut (3) Kuşatılmış Yaşamlar (1) kutlay sındırgı (1) Kvaidan (1) ladu chatterley'nin aşığı (1) lady chatterley'nin aşığı yorum (1) Lafcadio Hearn (1) Latin Amerika (1) Laura Esquivel (2) Laurence Sterne (1) Le Clezio (1) Leonardo Da Vinci (1) Leonardo Sciascia (1) linn ullmann (1) Louis Althusser (1) Luis Sepulveda (2) Luis Sepúlveda (1) lupita ütü yapmayı seviyordu (1) Lütfen Sessiz Olur Musun (1) Lütfen? (1) Madam Sousatzka (1) madame bovary (1) magnus (1) Malcolm Lowry (1) Malte Laurids Brigge'nin Notları (1) Mansfield Park (1) manuel puig (1) Marguerite Duras (1) Mario Delgado Aparain (1) mario vargas llose (1) Markus Werner (1) Martıya Uçmayı Öğreten Kedi (1) Mathias Enard (1) Matisse Öyküleri (1) Mavi (1) mavi köpeğin gözleri (1) mavi sakal (1) Max Frisch (1) maya'nın günlüğü (1) meksika (1) mektup (1) michael cunningham (2) Michael Kohlhaas (1) Michel Houellebecq (2) michel onfray (1) Michel Pastoureau (1) Michelangelo (1) Miguel de Unamuno (1) miguel littin (1) Mihail Bulgakov (1) Mihail Lermontov (1) milan kundera (1) Mırıldandığım Öyküler (1) Mo Yan (2) moda'da gezinti (1) Mr. Gwyn (1) Nadeem Aslam (1) nadine gordimer (1) Nazlı Kar (1) Nefret (1) nejat işler (1) Niccolo Ammaniti (1) Nikos Kazancakis (2) nobel edebiyat ödülü (3) noel şarkısı (1) Odisseus Elitis (1) ölüm ilanı yazarı (1) on dokuz numaralı oda (1) on üç yıl sonra (1) oniki (1) örümcek kadının öpücüğü (1) otobiyografik roman (1) Otranto Şatosu (1) öykü (26) Özgürlük Aşıkları (1) Parma Manastırı (1) Patagonya Ekspresi (1) patrick mcgrath (1) Patrick Modiano (1) patrick süskind (2) Paul Auster (1) pekin'de sonbahar (1) Pereira İddia Ediyor (1) Peter Nadas (1) pislik (1) pınar aslan (1) polisiye (2) popüler tarih (1) Portekiz edebiyatı (1) psikolojik gerilim (1) Rabo Karabekian (1) rachel kushner (1) Rainer Maria Rilke (1) Raymond Carver (4) Raymond Radiguet (1) regaip minareci (1) roald dahl (1) Romain Puertolas (1) Romain Puértolas (1) roman (89) Rus edebiyatı (1) Sabır Taşı (1) Sabri Gürses (1) Şafakta Üç Kez (1) Salman Rushdie (2) sandor marai (1) Sapma (1) Saray'dan Saray'a Türkiye'de Gazetecilik Masalı (1) sardinya efsaneleri (1) sarı yağmur (1) Satürn'ün Halkaları (1) Savaşları Kralları ve Filleri Anlat Onlara (1) Şebnem Şenyener (1) Sedat Girgin (1) Semin Sayıt (1) senaryo (1) senin kitabın (1) Senin Köylerin (1) şer saati (1) serdar rifat kırkoğlu (1) şexo filik (1) şeyda öztürk (1) Shakespeare Olmak (1) Sheridan Le Fanu (1) sherlock holmes (1) sibel sakacı (1) Siddhartha (1) şiir (2) Silas Marner (1) şili'de gizlice (1) Simone de Beauvoir (1) sinan fişek (1) Sis (1) sisifonos söyleni (1) sırma köksal (1) Son Patron (1) Son Valsi Bana Sakla (1) stella düşerken (1) Stendhal (1) Stephen Greenblatt (2) süleyman doğru (2) susan fletcher (1) sylvie germain (1) tahsin yücel (1) taklitçiler (1) Tango'dan Taliban'a (1) Tanrı'yı Gören Köpek (1) tarih (1) Taşra Hayatından Manzaralar (1) Temel Parçacıklar (1) Thomas Hardy (1) Thomas Mann (3) Tırmık'a Tırmık (1) Tomris Uyar (1) Tuhaf Şeylere Dair Öyküler (1) türk edebiyatı dizisi (2) Türkiye (1) Türkü Söylüyor Otlar (1) Tutiname (1) Umberto Eco (2) Ümit Alan (1) Usta ile Margarita (1) Utanç (1) Uwe Timm (1) Uzaklıklar Eski Denizler (1) uzanma sanatı (1) uzun öykü (5) v.s. naipaul (1) vasconcelos (2) veba (1) vefasız peri (1) Venedik'te Ölüm (1) virginia ile vita (1) virginia woolf (1) W.G. Sebald (1) washington meydanı (1) wilkie collins (1) yaban muzu (1) yabancı (1) yalınayak yaşamak (1) Yalnız Kadınlar Arasında (1) Yamaçta (1) Yanardağın Altında (1) Yanılsamalar Kitabı (1) yaprak fırtınası (1) yaşamaya bak (1) Yaşlılık (1) yatay yaşamın elkitabı (1) Yavaş Adam (1) Yazınsal Yaşamlar (1) yekta kopan (1) Yeniden Çarmıha Gerilen İsa (1) Yeşil Peri Gecesi (1) yiğit okur (1) yitik ufuklar (1) Yorgun Sevda (1) Yukio Mişima (2) yüzyıllık yalnızlık (1) Zamanımızın Bir Kahramanı (1) zelda fitzgerald (1) Zeno'nun Bilinci (1) Zeyyat Selimoğlu (1) Zorba (1)

Hakkımızda

Merhaba! CAN'la Bir Sene Simay ve Elif'in yıl boyunca Can Yayınları'ndan okudukları 52 kitabı inceleyen bir blog. Her hafta en az bir kitap okumalıyız düşüncesiyle yola çıktık. Okuduklarımızı herkesle paylaşıp, insanlara okuma aşkımızı bulaştırmayı da iş edindik. Umarız siz de bizimle birlikte okur ve yeni yıla bambaşka bir insan olarak girersiniz.
 
Copyright © 2010 CAN'la Bir Sene, All rights reserved
Design by DZignine. Powered by Blogger