Showing posts with label öykü. Show all posts
Showing posts with label öykü. Show all posts

Fil - Raymond Carver

/ Sunday, November 19, 2017 /

Fil, Raymond Carver'ın okuduğum dördüncü öykü kitabı ve aslını isterseniz yüzlerce daha okusam yazara doyamayacağım. Bana öyküleri gerçekten sevdiren nadir yazarlardan olduğundan bendeki yeri çok ayrı ve ara sıra dönüp dönüp birkaç öyküsünü tekrar okuyorum. Her yeni kitabında da farklı bir ses yakalamayı başarıyorum. Carver'ın öyküleri insanı çarpan öykülerden. Bazıları gerçekten çok rahatsız edici, bazıları da ayna gibi...


Fil, gönüllü olarak seçmediğimiz hayatları yaşayışımızı ele alıyor ve çoğu zaman da biraz acımasız olabiliyor. İçindeki yedi öyküsünün yedisi de beni fazlasıyla etkiledi diyebilirim. Özellikle ikinci öykü "Bu Yatakta Her Kim Yatıyorduysa" okurken hafif çaplı bir çarpıntı geçirmeme sebep oldu. Kitaba ismini veren öykü "Fil" ise başlı başına bir yapıt kanımca. Raymond Carver öykü seven sevmeyen herkesin okuması gereken bir yazar, henüz okumadıysanız en kısa zamanda birkaç öyküsüne göz atın derim. Keyifle!


Tanıtım yazısı:

Kollarını boynuma dolayıp bana sarılıyor ve başını omzuma yaslıyor. Ama mesele şu: Az önce ona söylediklerim, bütün gün ara ara düşündüklerim, şey, bir tür görünmez çizgiyi aşmışım gibi hissediyorum. Hiç gelmek zorunda kalmayacağımı sandığım bir yere gelmişim gibi hissediyorum. Ve buraya nasıl geldiğimi bilmiyorum. Garip bir yer. Kısa, zararsız bir rüyanın, sonra da sabah erkenden yapılan uykulu bir konuşmanın beni ölüm ve yok oluş düşüncelerine sürüklediği bir yer.

Yaşamın acı yüzüyle bu kadar erken tanışmasaydı, kuşkusuz yine yazar olurdu ama hiçbir zaman okurları tarafından böyle sahiplenilmezdi Raymond Carver. Gençlerin haytalık yapıp havai aşklar kovaladığı yaşlarda o evli ve iki çocuk babasıydı. Hayatı öğrenmenin yolu, bulduğu her işte çalışmaktı. Benzincide çalıştı, hademelik, garsonluk yaptı. Yaşananlar, kâğıda döküldüğünde bazen Çehov tadındaydı, bazen Kafka... İnsanların yaşamlarında barınan, gizlenen öyküleri, yalın, gerçekçi, acıtan şiirsel bir dille yansıttı. Yenilenler içkiye sığınırken, kısa öykü türünü yeniden var eden Carver, her başarısında içti, çok içti, ölümüne içti...

Raymond Carver'ın son dönem öykülerini içeren Fil, yazarın en önemli eserlerinden biri olarak görülüyor.

Buradan satın alın: Fil - Raymond Carver

Bu kitapla ne içilir: Americano
Bu kitapla ne dinlenir: The Night - Morphine

On Dokuz Numaralı Oda - Doris Lessing

/ Sunday, October 1, 2017 /
On Dokuz Numaralı Oda ile ilk kez Doris Lessing okumuş oldum. Hani sürekli karşınıza çıkar, “okumam lazım” dersiniz ama bir türlü fırsat olmaz ya? İşte o yazarlardan biri benim için Doris Lessing. Öykücü bir okur olarak da içinde On Dokuz Numaralı Oda da dahil olmak üzere Doris Lessing’in 20 öyküsünün yer aldığı bu kitapla başlamam iyi oldu aslında…


Peki, ne var bu hikâyelerde?


  • Kırklı yaşlarında kendinden çok daha genç bir yakışıklıya aşık olan bir kadın
  • Cinselliğin güç oyunlarıyla, tek adamlıkla, egemenlikle ilgisi
  • Ölüme aşık bir kadın, her kadının içinde olan ama ulu orta söylenemeyen, konuşulamayan şeyler
  • II. Dünya Savaşı Avrupasının karanlık tarafı
  • Birçok kadının erkeklere karşı duyguları hakkındaki gerçeği anlatan “Adam”


Bana biraz Virginia Woolf’u, biraz da Alice Munro’yu hatırlattı Doris Lessing. Bu üç kadın da kendi deneyimlerini ve gözlemlerini kullanarak kadınlara ses vermeye çalışan yazarlar bana göre. Ne dersiniz?

Birbirinden farklı ama bir yandan da benzer bu öyküler hakkında uzun uzun yazmayacağım; kimin hangisine tutulacağı belli olmaz. Sürprizler, heyecan, üzüntü, aşk gibi pek çok duygunun bir arada bulunduğu bu öyküleri acele etmeden, sindire sindire okumanızı tavsiye ederim.


Tanıtım Yazısı: 

"Doris Lessing için kişisel yaşamlar, kişisel günahlar, kişisel mutluluklar tarihin birer parçasıdır; o yüzden de Lessing kısa öykülerinde bile yaşadığı dönemin tarihini yazar ve o dönemin vicdanını yansıtır."
-Lorna Sage, Observer-

Eleştirmen Sage'in belirttiği gibi kişisel deneyimlerden evrensel genellemeye açılan Doris Lessing, feministlerin kendisinden beklediği anlamda feminist olmadığını ısrarla vurgulasa da, yine de bütün yapıtlarında şaşırtıcı bir analiz gücüyle kadınları ve onların sorunlarını ön plana çıkardı. İsveç Akademisi de, Lessing'e Nobel Edebiyat Ödülü'nü verirken karar gerekçesinde onun bu özelliğini şu sözlerle vurguladı: "Kuşkuculukla, hararetle ve hayal gücüyle kadın deneyimlerinin destanını yazan yazar."

Usta yazarın bu kitabında herkesin hem kendini bulacağı hem başka ülkelerin insanlarıyla ortak duyguları paylaşacağı öyküler yer alıyor.
(Tanıtım Bülteninden)

Buradan satın alın; On Dokuz Numaralı Oda - Doris Lessing

Bu kitapla ne içilir: Yasemin çayı
Bu kitapla ne dinlenir: Funny Girl'den "You Are Woman, I Am Man"

Lütfen Sessiz Olur Musun, Lütfen? - Raymond Carver

/ Sunday, September 24, 2017 /
Lütfen Sessiz Olur Musun, Lütfen?, Raymond Carver'ın Katedral ve Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz adlı kitaplarından sonra okuduğum üçüncü kitabı oldu ve belirtmem gerekir ki her kitabından sonra Carver'ı daha çok okumak istiyorum. Bu sene Can'la Bir Sene kapsamında Fil adlı kitabını da okuyacağım ve şimdiden heyecanlıyım diyebilirim. Raymond Carver, bambaşka bir yazar. Yazdıkları sayesinde öyküleri yeniden sever oldum.


Lütfen Sessiz Olur Musun, Lütfen?, Carver'ın diğer öykü kitaplarından çok farklı değil aslında. Her öykünün sonunda sallantıda kalmanın keyfini sürüp, sonrasında olacakları düşünürken buldum kendimi. Hikayelerin isimleri bile aslında okuyacaklarınıza dair birçok şey anlatıyor. Uzunlu kısalı öyküleri teker teker okurken hepsinin ayrı ayrı beni nasıl etkilediğini de görmek ayrı bir deneyim oldu doğrusu. Carver'ın türlü karakterleri, bunların olabildiğince gerçek oluşları ve haklarında hiçbir şey bilmememe rağmen, 'an'larını sanki onlarla birlikteymişçesine yaşamak da Carver'ın başarısının bir parçası. Ben özellikle kitaba adını veren son öyküyü çok sevdim. Baktığınızda sevilecek hatta hoşlanılacak bile bir durum yok öyküde ancak kısacık hikayenin koca bir ömrü anlatabilme olasılığı ve tüm olanlara rağmen bu hayatın öyle ya da böyle devam etmesi beni biraz fazla etkiledi sanırım. Bir de Ayça Sabuncuoğlu'nun çevirisinin enfes olduğunu belirtmem gerek. Keyifle!


Tanıtım yazısı:

XX. yüzyılın ikinci yarısında en önemli Amerikan yazarlardan biri olarak tanınan ve 1980'lerde kısa öykünün yeniden canlanmasında büyük katkısı olan Raymond Carver'ın ünü, ölümünden sonra daha da yaygınlaştı.
Carver sıradan insanların yüreklerinde mizah ve elem duygularının nasıl bir arada var olabileceğini gösterdi. Öykülerinin köşeye sıkışmış, kendini ifadeden aciz, yılgın kahramanları akıntıya kürek çekerek günü yaşayabilmek, gelecek kaygısından ve onları yok etme tehlikesini taşıyan geçmişteki hatalarından uzaklaşabilmek için savaşır. Ne var ki, bu savaş, her zaman kaybedilmeye mahkûmdur. Ancak, Carver bu karmaşık yaşamları dile getirirken bir beyin cerrahının titizliğiyle ayrıntıları işler ve kahramanlarının kırılgan yüreklerini dokunaklılığa kaçmadan bize açar.

Buradan satın alın; Lütfen Sessiz Olur Musun, Lütfen? - Raymond Carver

Bu kitapla ne içilir: Kızılcık suyu. Buzlu.
Bu kitapla ne dinlenir: Johnny Cash

Körlerin Şarkısı - Carlos Fuentes

/ Sunday, June 18, 2017 /

Körlerin Şarkısı Octavio Paz'ın enfes sunumuyla başlayıp altı öyküyle devam eden kelimenin tam anlamıyla sarsıcı bir kitap. Daha önce Carlos Fuentes okuduysanız yazarın kelimelerle olduğu kadar insan ruhuyla da nasıl dans ettiğini az çok anlamışsınızdır. Ancak daha önce yazarla tanışmadıysanız, gül bahçesinde kurtlarla dans etmeye hazırlanın derim.


Körlerin Şarkısı'ndaki tüm öyküleri çok seveceğinize eminim ancak elbette aralarında hepsinden daha çok sevdiğiniz de olacaktır. Ben Aura, Kraliçe Bebek, Eski Haklar ve Saf Bir Ruh öykülerine bayıldım. Zaten altı öykü olan bir kitapta dört öyküye bayılmak sanırım her zaman olacak bir şey değil. Fuentes, her öyküsünde insanı farklı bir yerden yakalıyor; bazen çok yaralıyor bazen de acı acı güldürüyor. İlk öykü Aura daha yazara alışamadan, ne olduğunu anlamadan tokat gibi inecek yüzünüze. Fuentes'e daha yanağınızdaki ateş geçmeden vurulacaksınız. Sonraki öykülerindeki bazı karakterler hiç aklınızdan çıkmayacak; gerçekliklerine, derinliklerine ve anlattıklarına hayran kalacaksınız. Ah bir de eklemeden edemeyeceğim; çevirmen Müntekim Ökmen o kadar iyi bir iş çıkarmış ki ayakta alkışlamak isteyeceksiniz. Nereden baksanız her okurun rüyası bir öykü kitabı bu; sakın kaçırmayın derim. Keyifle!


Tanıtım yazısı:

Çağdaş Meksika edebiyatının en saygın yazarlarından Carlos Fuentes, öykülerinden oluşan Körlerin Şarkısı´nda, büyüsellik, gerçekçilik ve mizahı ustaca harmanlıyor. Meksika evlerinin kapalı kapılarını aralıyor ve içerideki ölümcül gizlerin, büyülü ayinlerin, dile getirilmemiş arzuların perdelerini aralıyor. Bu evlerde yaşayanlar hangi acımasız, tılsımlı düşlerin, yabansı isteklerin kıskacındadır? Gerçekdışı, gülünç ve korkunç öğelerin iç içe geçtiği, okuru derinden sarsan bir şarkı söylüyor Fuentes. Körlerin Şarkısı'nda, Fuentes´in, gerçeklikle düşlemin en ustalıklı bileşimlerinden biri sayılan, ünlü öyküsü Aura da yer alıyor.

Fuentes'in Artemio Cruz'un Ölümü, Terra Nostra, Deri Değiştirmek, Koca Gringo gibi romanlarını tutkuyla okuyanlar, Müntekim Ökmen'in Türkçesiyle sunduğumuz Körlerin Şarkısı'nda yazarın öykü ustalığına tanık olacaklar.


Buradan satın alın; Körlerin Şarkısı - Carlos Fuentes

Bu kitapla ne içilir: Carlos Fuentes'in memleketi Meksika'dan enfes bir kokteyl önereceğim: Paloma.

Bu kitapla ne dinlenir: Hem kulakların pasını alacak hem de Paloma'ya iyi bir şekilde eşlik edecek liste şudur: La Mejor Musica Clasica

Tanrı'yı Gören Köpek - Dino Buzzati

/ Sunday, June 4, 2017 /
Tanrı'yı Gören Köpek Dino Buzzati'nin okuduğum ilk kitabı oldu ve açıkçası beklediğimden çok daha enfes bir kitapla karşılaştım. Buzzati şiir yazar gibi öykü yazan yazarlardan ve öykülerinde işledikleri de gerçekten inanılmaz konular. Bu yazı bir kitap yorumundan çok Buzzati için bir aşk ilanına dönüşürse diye şimdiden uyarımı yapayım: bu yazar bu aşk ilanını tamamen hak ediyor.


Tanrı'yı Gören Köpek birbirinden farklı kısa öykülerden oluşuyor ancak kitaba adını veren öykü Tanrı'yı Gören Köpek diğerlerinden biraz daha uzun olmakla birlikte biraz daha derin ve hoş. Ancak  bu cümleyi yazar yazmaz aklıma diğer öyküleri geldi ve şimdiden böyle bir şey yazdığım için pişman oldum. Her hikaye zamansız ve milletsiz; bundan yüzyıllar sonra da mutlaka ve zevkle okunacaklar. Bundan sonra da korkularımızla, sevinçlerimizle, endişelerimizle yüzleştirecek bizi ve o büyülü atmosferinden çıkmamak için öyküleri daha da yavaş yavaş okurken bulacağız kendimizi. Mutlaka ve keyifle okuyun, çok seveceksiniz.


Tanıtım yazısı:

Romancı, öykü ve oyun yazarı Dino Buzzati, kendine özgü taşlama ve mizah anlayışıyla çağdaş İtalyan edebiyatının en saygın yazarlarından biri. Edebiyat çizgisinin kökleri genellikle Edgar Allan Poe ve Franz Kafka'ya bağlanan ama özellikle kısa öykülerinde tümüyle özgün bir fantastik dünya yaratmış olan Buzzati, sanayi toplumunun, günümüz insanı üstüne bir karabasan gibi çöreklenen baskılarını kimi zaman gerçeküstücü, yer yer olağandışı boyutlarda işliyor. Tatar Çölü adlı romanı ve Klinik Bir Vaka adlı oyunuyla büyük üne erişen Buzzati, en güzel öykülerini bir araya getiren Tanrı'yı Gören Köpek'te, çağdaş insanı sarmalayan gizemi aralamaya yöneliyor. İnsanoğlunu tüm zayıflıkları, tüm çelişkileriyle ele alan bu öyküler günümüzün yalnız insanını psikolojik derinliğiyle irdelemekle kalmıyor, tükenmeyen umutlarımızı da dile getiriyor.

Buradan satın alın; Tanrı'yı Gören Köpek - Dino Buzzati

Bu kitapla ne içilir: Bol buzlu, misket limonlu, kaliteli tonikli, double gin & tonic. Belki içine bir iki ince dilim salatalık da atılabilir. 

Bu kitapla ne dinlenir: Cırcır böceklerini ya da yağmuru dinleyin. Yağmur yağmazsa internetten sesini bulun. Cırcır böceklerini yıllardır duymuyorsanız da yine internete başvurun. İkinisini ve daha fazlasını içeren bir video da burada.

Biraz Dolaşacağım - Çağdaş Kürt Edebiyatı Öykü Seçkisi

/ Sunday, January 22, 2017 /
Biraz Dolaşacağım, on iki tane uzunlu kısalı ölçüden oluşan, yaklaşık 100 sayfalık, minik biraz kitap. "Biraz" dolaşıyorsunuz gerçekten; çok fazla değil. Ancak seçkide o kadar kuvvetli kalemler var ki insanın yüreği yoruluyor... Hatta benim yüreğime ilk 50 sayfada taş oturdu desem yalan olmaz. Geleneksel Kürt Edebiyatı nasıl bir şey, bilmiyorum. Ancak bu seçkinin surata tokat gibi indiğini söyleyebilirim rahatlıkla...

Peki içinde neler var derseniz... Bir erkeğin yüzünden kötü yola düşen bir kadının buna karşı koyamaması ve sonunda yaptıkları yüzünden taşlanması, o taşlanırken de diğer kadınların sadece "bakması" var. Kaderine teslim olmuş, annesine karşı koyamayan bir genç var. Kapı ağzında tuzla buz olan umutlar var. Yorgun bedenler, gidip de dönmeyenler, şekerin çayla sevişmesi, bilge ihtiyarlar var...

KORKU
H. Kovan Baqî
Bekâretin boyunduruğundan kurtulan kız, "Kitapların benden daha çok pörsümüş," dedi.
"Asker ve polisin saldığı korkudan Tanrı bile tası tarağı toplayıp kaçtı, demedi de..."
"Kitaplarım ve ben. İkimizden biri toprağa gömülecekti," dedi.
Kız, açık bir mezar yaptı kendini, "Gel içimde saklan," dedi.

Anlatabiliyor muyum?

Tanıtım Yazısı:

Mehmet Dicle, Helim Yüsiv, Bawer Rüken, Amed Çeko Jiyan, Brahim Ronizer, Fatma Savci, Mihemed Şarman, Lorin S Doğan, Sidar Jir, Lokman Ayebe, H. Kovan Baqi, Yaqob Tilermeni...

Büyük çoğunluğu Türkiye'de yaşayan, öykülerini anadillerinde, Kürtçe yazan genç öykücüler...

Öykülerin Türkçe çevirilerini Şexo Filik, editöryal hazırlıklarını Ercan y Yılmaz yaptı. Okuyunca göreceksiniz, Kürt edebiyatı, geleneksel anlatım sanatlarını kullanarak toplumla kültürel bir bağ kurmakla kalmıyor, gerçekçi edebiyat geleneğini, modern ve postmodern anlatı yöntemlerini ve ülkemizde öykünün bugün geldiği noktanın tüm olanaklarını Kürtçeye taşıyor. Bu başarılı yazarların çizdiği manzaranın acısını, yarasını ve mizahını elinizdeki kitapta bulabilirsiniz. İyi okumalar.


Bu kitapla ne içilir: Xanax
Bu kitapla ne dinlenir: Sessizlik


Katedral - Raymond Carver

/ Sunday, November 6, 2016 /
Katedral Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz adlı kitabını okuduğumda hayran kaldığım yazar Raymond Carver'ın okuduğum ikinci kitabı oldu. Bu kitabından sonra düşündüğüm tek şey yazarın her kitabını okumam gerektiğiydi. Carver müthiş bir yazar. İnsana o kadar yakın, o kadar gerçek ki kitaplarından fışkıran insanlığa bağımlı oluyorsunuz.


Katedral'daki her öykü beni çok etkiledi. Özellikle öykü konusunda hayli seçici olduğumu düşünürsek bu gerçekten büyük bir olay diye düşünüyorum. Belki de Raymond Carver'ı diğer okurların da sahiplendiği gibi sahiplendiğinden bilmiyorum. İnsanda çok farklı bir etki bırakıyor bu yazar. Bana çoğu zaman sessiz sakin bir dağ evindeymişim gibi hissettiriyor. Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Dışarıda İstanbul'un korkunç gürültüsünü duyarken Carver'ın öykülerini okurken kendimi nasıl bir dağ evinde gibi hissedebilirim? Hem de şöminede yanan odunların kokusunu bile duyuyorum. Eh işte yazar dediğin... Beni olmadığım yerlere götüren, uzun zamandır hissetmediklerimi hissettiren bir yazar Raymond Carver. Umarım sizde de aynı etkiyi bırakır. Keyifle!


Tanıtım yazısı:

Gazete her gün eve gelirdi. Erkek ilk sayfadan sonuna kadar okurdu. Sandy onun her şeyi okuduğunu görürdü, ölüm ilanlarına varana kadar, belli başlı şehirlerin hava sıcaklıklarını gösteren bölümü de, şirket birleşmeleri ve faiz oranlarını yazan ekonomi sayfasını da. Sabahları, erkek ondan önce kalkar ve tuvaleti kullanırdı. Sonra televizyonu açar ve kahve yapardı. Sandy onun günün o saatinde iyimser ve neşeli göründüğünü düşünürdü. Ama Sandy işe gitmek için evden çıktığı sırada, erkek kanepeye kurulmuş, televizyon da açık olurdu. Çoğunlukla akşamüstü Sandy eve döndüğünde televizyon hâlâ açık olurdu.

Yaşamın acı yüzüyle bu kadar erken tanışmasaydı, kuşkusuz yine yazar olurdu ama hiçbir zaman okurları tarafından böyle sahiplenilmezdi Raymond Carver. Gençlerin haytalık yapıp havai aşklar kovaladığı yaşlarda o evli ve iki çocuk babasıydı. Hayatı öğrenmenin yolu, bulduğu her işte çalışmaktı. Benzincide çalıştı, hademelik, garsonluk yaptı. Yaşananlar, kâğıda döküldüğünde bazen Çehov tadındaydı, bazen Kafka... İnsanların yaşamlarında barınan, gizlenen öyküleri, yalın, gerçekçi, acıtan şiirsel bir dille yansıttı. Yenilenler içkiye sığınırken, kısa öykü türünü yeniden var eden Carver, her başarısında içti, çok içti, ölümüne içti...

Yazarın en başarılı eseri olarak değerlendirilen Katedral, kitaba adını veren öykünün yanı sıra, "Küçük, İyi Bir Şey" ve "Nereden Aradığım" gibi ödüllü öyküleri de içeriyor.

Buradan satın alın: Katedral - Raymond Carver

Bu kitapla ne içilir: Viski... ancak sevmiyorsanız gin. O da olmaz diyorsanız içinde alkol bulunan herhangi bir içki. Ama alkol olsun. Muhakkak!

Bu kitapla ne dinlenir: SQÜRL. Evet efendim, hayatıma Only Lovers Left Alive ile girdiler çıkmak bilmiyorlar. Raymond Carver'a da çok yakışıyor. Keyifle!

Gülünesi Aşklar - Milan Kundera

/ Sunday, October 2, 2016 /
Gülünesi Aşklar'ın arkasındaki tanıtım yazısında diyor ki, "Milan Kundera, bütün yapıtları arasında en çok zevk alarak ve keyifle Gülünesi Aşklar'ı yazmış olduğunu söyler." Söylemesine gerek bile yokmuş aslında. Çünkü o kadar belli ki! Gülünesi Aşklar'da yer alan yedi öyküde aşk var, seks var, ilişkiler var ve tabii ki hayat ve hayata dair yanılsamalar var. Hepimizin hayallere kapılıp gerçeği nasıl çarpıttığı, kafamızdakinin elimizdekiyle hiçbir zaman uyuşmadığı hissi var...

Biraz "Milan Kundera'dan aşk dersleri" tadında bir kitap Gülünesi Aşklar. Anlattığı olayların çoğu başımıza gelmiş olabilir. Karakterlerin de en az bir tanesini gerçek hayatta tanıyoruzdur mutlaka. Biz de başkalarının aşklarının komik olduğunu düşünüp, gülmüşüzdür. Birinin, bir başkasına nasıl delice tutulduğuna tanık olunca onlara ya "salak," ya "saf," ya da en azından "vah, yazık!" demişizdir. Ta ki kendi başımıza gelene kadar! Gülünç oluyoruz aşık olunca... Mutluyken bir yandan da acı çekiyoruz. Kendimize sürekli "saçmalama" desek de saçmalıyoruz. Bir tuhaf oluyoruz ya; yanlış mıyım?

Başta da az biraz değindiğim gibi, hem hayata, hem aşka, hem de insan ilişkilerine dair pek çok ayrıntıyı yakalamış Milan Kundera. Kimisi, insanların karakterleriyle alakalı. Kimisi içinde bulundukları durumlarla. Kimisi de başkalarının onları nereye koyduğuyla. Bunlara ek olarak, yeni şeyler, yeni insanların keşfi de var. Ve çok ama çok fazla da yanlış anlaşılma. Hikayelerin içinde acı da olsa tuhaf bir gülümseme kaplıyor yüzünüzü. Bunu garanti edebilirim.

Bir kaç tane de altını çizdiğim cümleyi paylaşmak istiyorum:
  • Her insan hayatı hesaba sığmaz anlamlar taşır.
  • Kendini çoğu zaman, biraz da kırgınlık duyarak, takım arkadaşına güzel toplar atan cömert bir forvet oyuncusuna benzetiyor; takım arkadaşı olduğu bu paslarla kolay goller atarak ucuz bir zafer kazanıyor.
  • Bu kitabın gözümün önünde olmadığı bu birkaç gün içinde çok ıstırap çektim.
  • Dünyamızda çirkinliğin olumlu bir işlevi var. Hiç kimse bir yerde oyalanmak istemiyor, insan bir yerde olur olmaz alelacele oradan çıkmak için çabalamaya başlıyor, bu da hayata arzulanan bir ritim veriyor. 
  • Hayat kısa, her anından yararlanmak gerek.
  • Yüzünün kızaracağı düşüncesine kapılır kapılmaz yüzü hemen kızarıveriyordu.
  • Erotizm yalnızca bedene duyulan arzu değil, buna eş ölçüde, onura duyulan arzudur. Bizden hoşlanan ve bizi seven, sahip olduğumuz bir yatak arkadaşı, bizim aynamız olur, önemimizin ve değerimizin ölçüsüdür o.

Tanıtım Yazısı:

Milan Kundera, bütün yapıtları arasında en çok Gülünesi Aşklar'ı büyük keyifle, zevkle yazmış olduğunu söyler. Yedi öyküden oluşan bu kitapta, yazarın daha sonraki romanlarında geliştireceği aşk, yalan, yanılsama gibi temaların özünü, özgün ve yenilikçi anlatım tekniklerini bulmak mümkün. Hayatı, yanılsamalar üzerine kurulu bir parodi olarak sunduğu Gülünesi Aşklar'daki öyküler, 1958 ile 1968 arasında yazılmış. Milan Kundera, o eşsiz kara mizahı ve ironisiyle kahramanlarının kimlik sorunlarını, oyun gibi başlayan cinsel yanılsamalarını, trajik bir tutsaklıktan başka bir şey olmayan erotik güç tutkularını işliyor, cinsellik ve erotizmi benzersiz gözlem gücü ve duyarlılığıyla, kusursuz bir estetik düzeye oturtarak işliyor. Bu öykülerin her birinde 'gülünesi aşklar' yer alıyor, ya da gerçek aşk oyunları. Yirminci yüzyıl edebiyatına damgasını vuranlardan olan Çek yazar Milan Kundera'nın Gülünesi Aşklar'ı, zamana karşı durabilen bir başyapıt.

Buradan satın alın; Gülünesi Aşklar - Milan Kundera

Bu kitapla ne içilir: Sıcak çikolata; içine de birkaç tane marshmallow atın derim
Bu kitapla ne dinlenir: Kamuran Akkor - Aşk Eski Bir Yalan

Kurbanı Beslemek - Kenzaburo Oe

/ Sunday, May 1, 2016 /
Başıma gelecekleri bilseydim, Kenzaburo Oe'nin Kurbanı Beslemek'te yer alan üç öyküsünü peş peşe okumazdım; her ay birini okurdum. Burnuma dışkı, sidik ve ter kokularının dolmasıyla başlayan yolculukta yüzüme tokat üstüne tokat ineceğini nereden bilebilirdim ki? Tüm bunlar iyi anlamda tabii. Kenzaburo Oe, bana çok sevdiğim Marquez'i anımsattı. Bunu korkusuzluğuyla, gerçeklikle büyüyü harmanlamasıyla, güzellikle çirkinliği bir araya getirmesiyle ve insanların içindeki en karanlık köşeleri pat pat dışarı vurmasıyla yaptı. Ve her hikâyenin satır aralarında da farklı türlerde delilik, delilik, delilik... Ya da "deli" olarak algılananlar diyelim.



Farklı kültürlere ışık tutan hikâyeleri seviyorum ancak Kenzaburo Oe'nin daha genel, küresel bakış açısını da çok sevdim. Kurbanı Beslemek, Delilikten Kurtar Bizi veya Gözyaşlarımı Sileceğim Gün herhangi bir ülkede, herhangi bir toplumda geçmiş olabilirdi. Tabii ki spoiler vererek heyecanı mahvetmek istemiyorum, o yüzden şöyle diyeyim: bu hikâyelerde insanların geçmişten kaçamayışını, kendilerini ararken etraflarını gözlemlemeyi unutuşlarını, insanoğlunun hele ki güveni, kendini inandırdığı yalanlar yıkılınca ne kadar acımasız olabileceğini, yalnızlığın, dışlanmışlığın, farklı olmanın insanı nasıl deliliğe itebileceğini göreceksiniz. Kenzaburo Oe, karakterlerini gerçekten çok zor durumlara sokuyor ve bu durumlardan sıyrılma konusunda da onları kendi hallerine bırakıyor.



Tanıtım Yazısı:

Eeyore, görmek denilen şey, hayal gücünü kullanarak objeleri algılamaktan başka bir şey değildir ki.Eeyore, senin göz sinirlerin düzgün çalışsaydı bile, hayvanları hayal etme isteğin olmadıktan sonra onları yine göremezdin.Burada karşımıza çıkan şeyler, günlük yaşantımızda görmeye alışık olduğumuz, onları algılamak için hayal gücümüzü azıcık bile çalıştırmamıza gerek olmayan şeyler değil Eeyore.

Mişima'nın, "Yaşayan en büyük Japon yazarlarından biri," dediği Kenzaburo Oe, kitaba adını veren "Kurbanı Beslemek" adlı uzun öyküsünde en sıradan ve masum insanın nasıl bir canavara dönüşebileceğini, salt mimiklerle bile ırkçılığın nasıl usul usul beslenebileceğini anlatır. 

Can Yayınları'nın geçmişte üç ayrı kitap olarak yayımladığı Kurbanı Beslemek, Delilikten Kurtar Bizi ve Gözyaşlarımı Sileceği Gün adlı bu üç uzun öyküsünde Oe, çağdaş dünyanın uğraştığı en sıkıcı insani sorunları yüksek bir edebî başarıyla anlatıyor. Özgün dilinden yeniden çevrilen bu üç uzun öykü bu kez bir arada yayımlanıyor.
(Tanıtım Bülteninden)

Burasan satın alın; Kurbanı Beslemek - Kenzaburo Oe

Bu kitapla ne içilir: Cipralex
Bu kitapla ne dinlenir: Bon Jovi - These Days

Eva Luna Anlatıyor - Isabel Allende

/ Sunday, August 23, 2015 /
İsmi "yaşam" anlamına gelen Eva Luna, Eva Luna Anlatıyor ile kucaklıyor hikâyelerini özleyenleri. "Tam bir Isabel Allende romanı" demekten başka ne diyebilirim, gerçekten pek bir fikrim yok. Eğer Allende'ye bir şans vermediyseniz, bu hikâyeler size iyi bir fikir verebilir. Bunları severseniz, eminim ki diğer kitaplarını da keyifle okuyacaksınız. Bir kadının ağzından kadınlığın lanetlerini, yüreğinizin sesine kulak verirseniz sizi nelerin karşılayabileceğini, aşkın gerçeklerini ve yalanlarını Eva Luna'nın ağzından okuyacaksınız Eva Luna Anlatıyor'da...


Eva Luna'nın birlikte olduğu adam, "Sen sözcüklerle düşünüyorsun, sana göre dil, senin dokunduğun sonsuz bir iplik gibi, sence yaşam sanki anlattıkça var" diyor kadına. Ve sonra ona hiç kimseye anlatmadığı bir masal anlatmasını istiyor kadından. Eva da farklı hikâyeleri anlatırken hepsini ama hepsini büyülü gerçekçilikle boyuyor. Annesinin sevgilisiyle yatan kızın hikâyesinde bile Allende'nin şiirsel dili öyle büyülüyor ki insanı, anca hikâye bittikten sonra "n'apıyor bu kız ya, deli midir nedir" diye düşünebiliyorsunuz. 

Allende'nin en sevdiğim yanlarından biri bir kadın olarak kadınları öne çıkarması. Dili ne kadar şiirselse, anlattıkları da bir o kadar gerçekçi. Karakterlerinin hiçbiri mükemmel değil; hata da yapıyorlar, yanlış kararlar da veriyorlar, büyük günahlar da işleyebiliyorlar. Ve Allende doğru/yanlış ayrımını okura bırakıyor. Pek çok yazar gibi kendi görüşlerini kabullenmeniz için sizi zorlamaya veya manipüle etmeye çalışmıyor. Hatta çoğu zaman pek çok şeyin onun kendi bakış açısı mı yoksa karakterlere yüklediği bir şey mi olduğunu anlamıyorsunuz bile. Tavsiyem, bu kitabı başucunuza koyun, her akşam bir hikayeyi okuyun.



Tanıtım Yazısı:

Savaşın izlerini taşıyan fotoğrafçı Rolf Carle, sevgilisi "Eva Luna"ya: "Bana bir masal anlat," diyor."Nasıl bir masal istiyorsun?""Şimdiye dek kimseye anlatmadığın bir masal olsun."Sevgililer seviştikten sonra dinleniyorlar ve "Eva Luna", Binbir Gece Masalları'ndaki Şehrazad gibi anlatmaya koyulduğunda, tutku, şiddet, esrar yüklü yirmi üç öykü dökülüyor dudaklarından."Isabel Allende", bundan önce yayımladığımız "Ruhlar Evi" ve "Eva Luna" adlı romanlarında rastlanan o görkemli ağırlığından sıyrılarak, bu öyküler kitabında neşeli ve beklenmedik bir hıza kavuşuyor. Sanki yazarın anlatacak pek çok öyküsü varmış, yazacak pek çok romanı sıradaymış, canlandıracak pek çok kahramanı sıralarını beklermiş gibi bu kez gene bir masal anlatıcısı olan "Eva Luna"ya başvuruyor.

Bu kitapla ne içilir: Espresso
Bu kitapla ne dinlenir: Sia - Big Girls Cry

Cesare Pavese - Ağustosta Tatil

/ Sunday, June 7, 2015 /

Ağustosta Tatil Cesare Pavese'nin Yalnız Kadınlar Arasında'dan sonra okuduğum ikinci kitabı oldu. Hem başlığı hem kapağındaki Van Gogh resmi gerçekten cezbedici bir kitap Ağustos'ta Tatil. İçinde yer alan öykülere gelince... İşte o öyküler insandan insana farklı etkiler yaratacaklar, orası kesin. İlk birkaç öyküyü okuduktan sonra düşündüğüm ilk şey bu olmuştu.


Ben kırasala her zaman çok düşkün bir insan oldum. Çocukken bile uçsuz bucaksız uzanan ekin tarlaları, yumuşakça ufuk çizgisinde uzanan tepeler bakmayı en çok sevdiğim şeyler arasında yer alıyordu. (Biraz değişik ve soru sorulmadıkça konuşmayan bir çocuk olduğum düşünülünce normal geliyor.) Büyüdükçe bu duygu daha da güçlendi. Hala da içimde büyümeye devam ediyor. O yüzden Cesare Pavese'nin bu kitaptaki öykülerini okumak hem çok canımı yaktı hem de içimi ısıttı. Hem çok kıskandım hem de öyküleri biraz olsun yaşayabildiğim için çok mutlu oldum anlayacağınız. Yazarın çocukken yaz tatillerini geçirdiği yer bir karakter olarak çıkıyor karşınıza. Her şeyine hayran kalıyorsunuz. Gelincik tarlalarından toprak yollarına kadar içinize işliyor. Geceleri gökyüzünün aydınlığı ve şenlik ateşleri gözünüzde canlanırken orada olmayı istemek dışında bir şey isteyemiyorsunuz ne yazık ki. Bir de Pavese'nin yalnızlığı anlatışı var ki işte o gerçekten deneyimlenmesi gereken bir durum. Biraz kendinize yakınlaşmak, biraz kırsalın havasını koklamak, biraz düşünmek istiyorsanız Ağustos'ta Tatil gerçekten çok hoşunuza gidecek bir öykü kitabı olabilir. Ancak belirtmeden edemeyeceğim, başlığına bakıp da bir yaz kitabı olduğunu sanmayın.



Tanıtım yazısı:

Cesare Pavese, İkinci Dünya Savaşı'nın acı koşulları içinde yetişen İtalyan edebiyatçılar kuşağından bir yazar. Okurlarımızın tanıdığı Can Yayınları arasında çıkan birçok kitabıyla tanıdığı Cesare Pavese, çürüyen değerlere, yok olan güzelliklere karşı, insanları, çoğu kez kırlara, köylere çağırır. Oysa aradığı yalnızlıktır, günümüz insanının yalnızlığı. Ağustosta Tatil, her okunuşta anahtar bir kitap olma değerini yeniden hatırlatan bir yapıt. Bu kitaptaki öyküler, yazıldığı döneme ilişkin belgesel nitelik taşırken, yazarın anlatımındaki şiirselliğin oluşumu ve kuramı konusunda da okura ışık tutar. Öykülerin geçtiği dönemin Torino'sunda büyüyen bir çocuğun yazlarını başlı başına bir şenliktir. Kent, yazları bomboş kalır, oysa kırsal alanlar cıvıl cıvıldır. Torino'lu yazar Cesare Pavese, hem kentini, hem kentinin çevresindeki kırları, köyleri anlatırken, doğayı ve insanları tanımlamada gösterdiği titizlikle okuru dünyasına çekiyor.

Buradan satın alın: Cesare Pavese - Ağustosta Tatil

Bu kitapla ne içilir: En sevdiğiniz soğuk içecek.

Bu kitapla ne dinlenir: İtalya'dan en sevdiğiniz sanatçıyı dinleyin derim.


Patrick McGrath - Hayalet Şehir

/ Sunday, May 3, 2015 /
"Aslında hiçbir şehir bugün gördüğümüz şehir değildir."

Bu, her şehir için doğrudur muhakkak. Ancak New York gibi her dönem renkli, tuhaf, canlı; hiç uyumayan, üzerindeki insanların sürekli koşturduğu, kimsenin birbirini takmadığı ama ellerinde bira şişeleri olduğunda tüm yabancıların kankaya bağladığı şehirler kim bilir neler görmüş, geçirmişlerdir. İşte Patrick McGrath böyle bir yolculuğa çıkarıyor okuru-- 1700'lü yılların sonlarındaki New York'ta açıyoruz gözümüzü, sonra 19. yüzyıl New York'una geçiyor, son olarak da bir 11 Eylül öyküsüne giriş yapıyoruz.


McGrath'in New York'larına filmlerden, dizilerden aşinayız aslında. Ancak şimdiye kadar onun karakterlerinin hayatlarına konuk olma fırsatını yakalamadık; biz başkalarıyla meşgulken onların başına neler geldiğini göremedik. Her ne kadar üç farklı öykü üç farklı zamanda geçiyor olsa da Hayalet Şehir'i okuyunca New York'un neden her filmin, kitabın, hikayenin, şiirin kalbinde olduğunu anlıyor insan... Gidenler bilir, her şey birbirine girmiştir New York'ta; insanlar, kokular, renkler, eskiler ve yeniler, alçaklar ve yüksekler, kirliler temizler... Papatya koklarken alttan Çin tavuğu burnunuzu gıdıklayabilir. 10 dolarlık sosyete bagel'ı ile SoHo'da yürürken dişleri dökülmüş, elleri simsiyah bir evsiz kolunuzu çekiştirebilir. Bin dolarlık ayakkabılar giymiş olmanız metroda birinin üstlerine kusma ihtimalini ortadan kaldırmaz...

McGrath, Ian McEwan-vari anlatımıyla işte tüm bunları, şehrin titreşimini, nefes alıp verişini; o kendi haline bakarken içinde yaşayan insanların kendi dünyalarını nasıl yönlendirdiklerini gözler önüne seriyor.


Tanıtım Yazısı:

Aslında hiçbir şehir bugün gördüğümüz şehir değildir. Her şehrin, tüm yaşanmışlıklarıyla, geçmişinden bugününe uzanan bir ruhu vardır. Ünlü Amerikalı romancı Patrick McGrath, üç anlatı¬dan olu¬şan Hayalet Şehir'de, New York'a ruhunu veren üç dönemden birer öykü anlatıyor.

“Darağacının Kurulduğu Yıl”da, Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nda New York'u kuşatan İngilizlere başkaldırdığı için idam edilen bir annenin öyküsü oğlunun gözünden dile getirilir. “Julius” adlı öykü, ticaretin baş döndürücü bir hızla geliştiği 19. yüzyıl New York'unda geçer. Acımasız bir tüccarın oğlunun, babasının kente akın eden göçmenlere karşı önyargıları yüzünden, tutkuyla sevdiği kıza kavuşamayışının hikâyesi anlatılır. “Yıkıntı Alanı” ise bir 11 Eylül öyküsüdür. Dünya Ticaret Merkezi'nin yerle bir edilişinin yarattığı derin travma, bir psikiyatrist ile bir hastayı yüz yüze getirir.

Hayalet Şehir'de, usta yazar McGrath üç afallatıcı hikâyesiyle, New York'un karmaşık tarihinin gözle görülmeyen katmanlarını açığa çıkarıyor.

Buradan satın alın; Patrick McGrath - Hayalet Şehir

Bu kitapla ne içilir: Long Island Iced Tea

David Vann - Bir İntihar Efsanesi

/ Sunday, April 19, 2015 /
Bu, David Vann'ın şimdiye kadar okuduğum üçüncü kitabı: Pislik ve Keçi Dağı'nı burada yorumlarım zaten. Şimdi okumadığım bir tek Caribou Adası kaldı. Caribou Adası  nasıldır, okumadan bilemeyeceğim tabii ama şimdi Bir İntihar Efsanesi'ni de okumuş olarak bu adamın her seferinde "yok, bu sefer şaşırmam" dememe rağmen beni şoktan şokta koşturmaya devam ettiğini söyleyebilirim...

Pislik yorumumda da Vann'ın oldukça tuhaf, acı ve aklıma gelmeyen daha bir çok sıfat ile tarif edilebilecek bir hayatı olduğunu belirtmiştim: üvey annesinin annesi, önce kocasını sonra kendisini vuruyor; Vann'ın babası da yine kendini vuruyor... Anneannesinin intihar notları Vann'a kalıyor... Bir İntihar Efsanesi'nin sonundaki teşekkür yazısında Vann, "Son olarak aileme teşekkür ederim, çünkü babamın intiharı konusu son derece rahatsız edici bir konuydu ve bu öyküler özel hayatımızı ilgilendiriyor. Öyküler kurgu olmakla birlikte, gerçek olan birçok şeye de dayanıyor. Üvey annem, Nettie Rose, yıllar boyunca bir sürü şeyi benimle konuşarak, benden desteğini hiç esirgemedi. Hayatında başka ölümler de yaşamış olan bu kadın cesaretiyle beni etkilemiştir."

Eğer hayat hikayesini az buçuk bilerek başlarsanız kitaba, siz de bir düşünüyorsunuz okurken, "acaba gerçekleri mi yazdı be?" diye. Onunda bu yazıyı görünce de insan ne kadarının gerçek, ne kadarının kurgu olduğunu düşünürken buluyor kendini. Sanki kurgu olduğunu umduğum kısımlar gerçek, gerçek olabileceğine inandığım kısımlar ise kurguymuş gibi geliyor bana nedense... Bunda önceden iki kitabını okumuş olmamın da etkili olduğunu düşünüyorum: Vann, insanın içinde var olduğunun farkına bile varamadığı ve belki de hiç varamayacağı öyle karanlık, öyle ürkütücü köşeleri deşiyor ki kaleme aldığı çoğu olayı sözcüklere dökebilmek için ucundan, kenarında da olsa hissetmiş olmak lazım.

Sizler için de şok efektini bozmak istemediğimden öykülerin konusuna çok da fazla girmek istemiyorum. Ama zaten başlıktan da anlaşılacağı gibi kitabın merkezinde intihar var. Okumaya değer yanı ise insanların bu harekete nasıl sürüklendiği... Bir İntihar Efsanesi sayesinde bir kez daha anladım ki sadece kendini düşünen, kendisi yalnız kalmasın diye başkalarını zorla, akıl oyunlarıyla peşinden sürükleyen, sürekli depresif olup bu negatif enerjiyi durmaksızın etrafındakilere saçan, dünyadaki minik güzelliklerle mutlu olmayı bilemeyen insanlara hiç ama hiç tahammülüm yok!


Tanıtım Yazısı:

Jim tekrar Roy'un yanına oturup onu seyretti. Hâlâ aynıydı, tamamen aynı. Biraz öteye fırlayan 44'lük Magnum'u eline aldı. Namluyu kendi kafasına dayadı, fakat indirip manyak gibi gülmeye başladı. Kendini öldüremiyorsun bile, dedi kendi kendine yüksek sesle. Sadece kendini öldürme oyunu oynuyorsun. Önündeki elli yıl boyunca ayık kalıp her dakika bunu düşüneceksin. Senin payına düşen bu.

Hayatta herkesin payına düşen acı vardır. Ölüm başı çeker. Hele insanın yaşamına farklı bir yoldan girdiyse... İntihar eden babaya duyulan özlem, sadece öfke duygusuyla bastırılabilir. Ne hesap sorulabilir ona, ne de anlamaya çalışılır. Ama gün gelir, yazar, alıp kalemi eline bedel ödetir bırakıp gidene; altından kalkamayacağı bir acı yükleyerek... 

Bir İntihar Efsanesi, Caribou Adası'yla tanıdığımız Amerikan edebiyatının genç yıldızı David Vann'ı dünya çapında üne kavuşturan kitap. Gerçekle kurmacanın çok ince bir çizgiyle ayrıldığı, insanı, farkına varmadan ya da varmak istemeden alıp götüren öyküler...

Buradan satın alın; David Vann - Bir İntihar Efsanesi

Bu kitapla ne içilir: Xanax
Bu kitapla ne dinlenir: R.E.M - Everybody Hurts

Raymond Carver - Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz

/ Sunday, April 12, 2015 /
Hani bazı yazarlar vardır , ismini sürekli duyarsınız ve fakat bir türlü okuyamazsınız. Bir zaman sonra artık o kadar çok duymuş ve dinlemişsinizdir ki yazarın neredeyse iki üç kitabını okumuş gibi hissedersiniz... Raymond Carver da benim için o yazarlardan biriydi. Nihayet bir öykü kitabını okuyabildim. Hakkında neden bu kadar çok şey duyduğumu gayet iyi anladım. Hatta bana kalırsa az bile duymuşum ismini.

Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz ismiyle insanı yanıltabilecek öykü kitaplarından. İnsanda biraz aşk dolu bir kitap okuyacağı hissi uyandırsa da öyküleri hiç de öyle değil. Bu da elbette mükemmel bir durum! Raymond Carver o kadar iyi bir öykücü ki çoğu yazarın onlarca sayfada anlatmaya çalışacağı şeyleri bir iki paragrafta özetleyebiliyor. İki karakterin tüm geçmişlerini bir paragrafta enfes bir şekilde anlayabilince de şaşırıp kalıyor insan. Kirli gerçekçilik tarzında yazan yazarın öykülerine empati kurmak da hayli kolay. Sıradan insanların sıradan hayatlarından parçalar sunuyor hepsinde. Ancak işte sadece iyi edebiyatçıların yapabileceği gibi bu sıradanlık sanki büyülü bir şeymişçesine etkiliyor insanı. Raymond Carver o kadar yalın ve çarpıcı bir şekilde yazıyor ki her cümlesinden etkilenmemek elde değil. 17 öyküsünün yer aldığı Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz mükemmel bir öykü kitabı arayanlar için birebir olabilir diye düşünüyorum. Her öykü birbirinden farklı ve insanda bambaşka bir etki bırakıyor. Üst üste okuyunca biraz kendinizi kaybedebilirsiniz, şimdiden belirteyim. Öykülerin aralarına bir şeyler sıkıştırmanızı öneririm. Keyifle ve mutlaka okuyun!


Tanıtım yazısı

Derken o cumartesi sabahı, durumu yinelediğimiz bir gecenin ardından uyandık. Gözlerimizi açtık ve yatakta dönüp birbirimize iyice baktık. İkimiz de o an anladık. Bir şeylerin sonuna gelmiştik ve önemli olan, nereden yeni bir başlangıç yapacağımızı bulmaktı. Kalkıp giyindik, kahve içtik ve bu konuşmayı yapmaya karar verdik. Hiçbir şey sözümüzü kesmeyecekti. Ne telefon. Ne müşteriler. Teacher's'ı işte o zaman aldım. Kapıyı kilitleyip buz, bardaklar ve şişelerle üst kata çıktık. İlk olarak renkli televizyon seyredip biraz oynaştık ve alt katta çalan telefonu umursamadık. Yemek için odadan çıkıp otomattan peynirli cips aldık. Tuhaf bir şekilde her şey olabilecekken, her şeyin zaten olduğunu fark ettik.

Yaşamın acı yüzüyle bu kadar erken tanışmasaydı, kuşkusuz yine yazar olurdu ama hiçbir zaman okurları tarafından böyle sahiplenilmezdi Raymond Carver. Gençlerin haytalık yapıp havai aşklar kovaladığı yaşlarda o evli ve iki çocuk babasıydı. Hayatı öğrenmenin yolu, bulduğu her işte çalışmaktı. Benzincide çalıştı, hademelik, garsonluk yaptı. Yaşananlar, kâğıda döküldüğünde bazen Çehov tadındaydı, bazen Kafka... İnsanların yaşamlarında barınan, gizlenen öyküleri, yalın, gerçekçi, acıtan şiirsel bir dille yansıttı. Yenilenler içkiye sığınırken, kısa öykü türünü yeniden var eden Carver, her başarısında içti, çok içti, ölümüne içti...

Buradan satın alın: Raymond Carver - Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz

Bu kitapla ne içilir: Viski!
Bu kitapla ne dinlenir: Miles Davis

Aydın Engin - Ben Frankfurt’ta Şoförken

/ Sunday, March 29, 2015 /
Aydın Engin'i babamdan ve Ben Frankfurt'ta Şoförken adlı kitabını da birçok insandan duymama rağmen kitabı uzun sürece hiçbir yerde bulamamıştım. Nihayet buldum. İyi ki bolca aramışım ve bulmuşum. Uzun zamandır beni bu kadar etkileyen bir kitap daha olmamıştı. Aydın Engin insanın içine işleyen anılarıyla insanı hem güldüren hem de bolca ve hüzünle düşündüren bir kitap yazmış.

Aydın Engin t24 ve Cumhuriyet'te yazıyor şu sıralar. Her yazısı enfes birer parça olsa da ben bu kitabını kendimce baş ucu kitabım ilan ettim. Almanya Frankfurt'ta taksi şoförlüğü yaparak para kazandığı dönemdeki anılarını anlatıyor bu adı üstünde kitabında Aydın Engin. Her cümlesinde, her öyküsünde ne kadar insan gibi insan olduğunu anlıyorsunuz. Ben özellikle “Usulcacık... Bir çığlık gibi usulcacık...” adlı yazısından çok etkilendim, mis gibi de ağladım. Bir süre hiçbir şey yapmadım, yapamadım. Elim belimde dolandım biraz. Kitabı elime alıp bir sonraki anısını okuyana kadar da aklımı toplayamadım. İnsanı çok derinde bir yerlerde yakalıyor Aydın Engin. Bilmem amacı bu muydu bunları yazarken... Kitabı sayesinde Almanya'da yaşlanmak kadar korktuğum bir şey yok şu sıralar sanırım. Ah bir de en çok, evet en çok da insanları üzmekten korkar oldum. Taksi şoförlerine daha farklı bakar oldum. Sanırım bundan sonra hepsinde biraz da Aydın Engin'i göreceğim. Mutlaka, mutlaka, mutlaka okuyun bu kitabı! Her cümlesini çok seveceksiniz!

Keşke romanlar yazsa Aydın Engin bize!


Tanıtım yazısı:

12 Eylül 1980, Berlin'de bir otel odasında "yakaladığı" Aydın Engin için 6 yılını Frankfurt'ta taksi şoförlüğü yaparak kazanacağı 12 yıllık bir siyasi sürgünün başlangıcıdır.Yorucu iş günlerinin eşle dostla paylaşılan günü birlik şoförlük deneyimlerinin yayımlanması ise hem "mesleğe dönüş", hem de sevinçli bir "varoluş" olur Engin için. Neler yoktur ki bu anılarda: "İlk müşterim; ilk soğuk duş"tan, "şu benim hemşerilerim"e, "biz yabancı şoförler"den"sanayileşmenin bedeli mi?"ye altı yılın kimi kederli, çoğu eğlenceli ama hepsi bellekte çakılı kalan izleri...Belki de bu yüzden Cumhuriyet'te mesleğe yeniden dönüşünü de anılarına borcunu ödeyerek kutlar: Ben İstanbul'da şoförken...

Buradan satın alın: Aydın Engin - Ben Frankfurt'ta Şoförken

Bu kitapla ne dinlenir: Hiçbir şey dinlemeseniz daha iyi.
Bu kitapla ne içilir: En demlisinden tavşan kanı çay.

Alessandro Baricco - Şafakta Üç Kez

/ Sunday, March 1, 2015 /
İlk kez Alessandro Baricco okuyorum. Şafakta Üç Kez gibi minicik bir kitabıyla bile çok rahatlıkla anladım ki bu adam müthiş bir yazar. Bu sene bir kitabını daha okuyacağım; İpek, onu da çok seveceğime şimdiden eminim. Baricco insanı hemen avucunun içine alan bir yazar. Bu kısa kitabında yer alan üç kısa öyküde gereksiz bir tek cümle bir tek kelime bile yok. O kadar duru bir şekilde yazılmış ki okura hayal gücünü harekete geçirmesi için bolca yer var.

Şafakta Üç Kez üç kısa hikayeden oluşuyor. Bu üç hikaye birbirine hem bağlı hem de değil. Hepsi de bir şekilde oteller ile ilişkili ve hepsi de şafak vaktinde yaşanıyor. Karakterleri birbirinden ilginç ve hepsi de hemen kaynaşacağınız tiplerden. O kısacık hikayelere hemen nasıl giriverdiğinizi sona geldiğinizde kavrayacaksınız. Aynı şekilde kitabın ne kadar güzel olduğunu da kitap bittiğinde anlayacak ve keşke daha uzun olsaydı diye sızlanacaksınız biraz. Ancak sadece yaklaşık bir saatinizi alacak. İnsanlar arasındaki fiziksel ve duygusal bağları düşünürken bulacaksınız kendinizi sonra. Uzaklıkları, yakınlıkları, doğruyu, yanlışı, hiçbir şeyin aslında göründüğü gibi olmadığını... İyi kitapların üzerinizde bıraktığı etkiden memnun bir şekilde Baricco'nun bir sonraki kitabını dört gözle bekleyeceksiniz. Keyifle okuyun.


Tantım yazısı:

Alessandro Baricco, Şafakta Üç Kez'le okurunu bu kez otel lobilerine götürüyor. Üç farklı otel lobisi, üç şafak sökümü, üç kez o âna dek birbirine yabancı iki yalnız ruhun karşılaşması. "Yollarda" olan anlatı kişilerinin bu lobi karşılaşmaları, onlara hayatın hızlı ve sert akışında bir es verdirerek farklı bir zaman düzlemine açılmalarına olanak sağlıyor. Kendi yazgılarını karşılarındaki yabancıya anlatırken içsel bir yolculuğa ve bu yolculuğun beraberinde getirdiği iç hesaplaşmalara tanıklık ediyoruz.

İnsanın asla gerçekten değişmediğini, değişmesinin mümkün olmadığını, yedisinde neysen yetmişinde de o olduğunu, değişmek için baştan başlanmayacağını anladım. O zaman ne için baştan başlanıyor? diye sordu adam. (...) Masa değiştirmek için baştan başlanır, dedi. Yanlış oyuna katılmış olduğumuzu düşünürüz her zaman ve başka bir oyun masasına oturmuş olsak elimizdeki kâğıtlarla kim bilir neler yapabilirdik diye geçiririz aklımızdan.

(...) Kâğıtları değiştirmek olanaksız, oyun masasını değiştirmekten başka çare yoktur, dedi. Adam, Masanızı buldunuz mu? diye sordu. Evet, dedi kadın kendinden emin bir şekilde, iğrenç bir masa, herkes hile yapıyor, para kirli, insanlar beş para etmez, diye ekledi. İşte "masa" değiştirmek zorunda kalan, kendi masalarını arayan insanları anlatıyor Baricco.

Kitabı buradan satın alabilirsiniz: Alessandro Baricco - Şafakta Üç Kez

Bu kitapla ne içilir: Bira
Bu kitapla ne dinlenir: En sevdiğiniz albümü dinleyin. Albüm bitmeden bitmiş olacak nasılsa.

A. S. Byatt - Matisse Öyküleri

/ Sunday, January 4, 2015 /
Matisse Öyküleri A. S. Byatt'ın okuduğum ikinci öykü kitabı oldu. Her öyküsünde bu yazarın neden bu kadar çok sevildiğini bir kez daha anlıyorum. Şu sıralar özellikle ressamlar üzerinde yoğun çalışmalara başlamışken Matisse Öyküleri'ni okumak şahane oldu diyebilirim. Kitap Matisse hakkında hiçbir şey bilmeseniz de rahatça okunabiliyorken, Matisse resimlerine biraz aşinaysanız daha keyifli hale geliyor. Aşina olmasanız bile bahsedilen resmi hemen internetten bulabileceğiniz için hiçbir sorun. Üşenip bakmasanız bile, öykülerin her biri zaten o kadar etkileyici ki güzel bir sanat eserine bakmış kadar mutlu ediyor insanı.

Bu küçük kitapta 3 adet öykü bulunuyor. İlk öyküde bir kuaförü ve devamlı müşterisi arasındaki hikaye var. Sonu öylesine etkileyici ki çarpılmışa dönüyor insan. Benim favorim ise ikinci öykü. Hikayenin Matisse ile ilgisi bir yana, karakterleri insanı çok etkiliyor. Yalnızlık, arkadaşlık, aşk ve bakış açısı üzerine çok düşündürtecek sizi. Üçüncü öykü ise mükemmel betimlemeler içeriyor. Şahane bir Çin restoranında geçen öykü iki kişi arasındaki konuşmadan ibaret olsa da insanı hemen kavrayıveriyor. A. S. Byatt mükemmel bir öykücü. Kelimleri nasıl kullanacağını çok iyi bilen bir yazar ve ucundan da olsa sanatla haşır neşir bir kitap istiyorsanız mutlaka okuyun.


Tanıtım yazısı;

Okurlarımızın daha önce Bülbülün Gözündeki Cin adlı öykü derlemesiyle tanıdığı usta hikâyeci A.S. Byatt, bu kez Matisse'in yaşamını ve sanatını eksen alan üç öyküsüyle karşımıza çıkıyor. Öykülerde Matisse'in kendisi yok; ama her öykü ona bağlanıyor.

Birinci öyküde, duvarında bir Matisse röprodüksiyonunun asılı olduğu berber dükkânının sahibi, Matisse'in çizdiği kadınlarla kendi karısı arasında olumsuz bir benzerlik buluyor ve karısına ihanetinin mazereti olarak bu benzerliği kullanıyor.

İkinci öykü, Matisse'in yapıtlarındaki renk coşkusunu kavrayarak o yolda yürümeye çalışan bir ressamla, Matisse'in adını bile bilmediği halde aynı renk çılgınlığını uygulayan evdeki hizmetçinin deneyimlerini aktarıyor.

Üçüncü öykü ise Matisse konusunda tez hazırlayan bir üniversite öğrencisi ile tez danışmanı profesör arasında geçenleri anlatıyor.

Sunday Times eleştirmeni Peter Kemp'in dediği gibi: "Matisse Öyküleri, bir boya kutusu patlamışçasına imgelemimizin retinasına çarpıyor."

Buradan satın alın: A. S. Byatt - Matisse Öyküleri

Bu kitapla ne dinlenir: Klasik müzik
Bu kitapla ne içilir: Kahve

Yukio Mişima - Yaz Ortasında Ölüm

/ Sunday, November 23, 2014 /
Yaz Ortasında Ölüm Mişima'nın okuduğum ikinci kitabı ve ilk öykü kitabı. Okuduğum ilk kitabı Denizi Yitiren Denizci'yi geçtiğimiz haftalarda yazmıştım hatırlarsanız. Mişima'ya daha ilk kitabından büyük hayranlık duymuştum. Yaz Ortasında Ölüm ile bu hayranlık, fanatikliğe doğru gitmemi sağladı. Genelde kalın kalın büyük kitapları severim, öykü kitabı okumak aklıma bile gelmez. Arada sırada elime geçtiğinde okurum elbette ama, dediğim gibi öykülerle pek aram yoktur. Daha doğrusu yoktu. Mişima beni öykü sever bir insan yaptı.


Yaz Ortasında Ölüm'ü yaz aylarını en sıcak zamanlarında okurken, hakkında kısaca sıcaktan daha çok terlettiğini belirtmiştim. Tüm öyküler o kadar akıcı sizi oturduğunuz ya da yattığınız yere mıhlıyor. Biri bittiğinde diğerine hemen başlayamıyor insan. İnsanoğlu gerçekten çok garip bir yaratık. Bunu hayli yetenekli bir yazarın öykülerinde okumak ise çok daha şaşırtıcı. Mişima her küçük detayı dikkatli düşünen ve okuru nerede nasıl yakalayacağını çok iyi bilen bir yazar. Öykülerin konularından bahsetmeye çekiniyorum. Her okurun mutlaka kendisinin deneyimlemesinin şart olduğunu düşünüyorum. Hatta biraz daha ileri giderek bu yazarı okumanın herkesin hakkı olmadığını da belirtebilirim. Kendinizi hazır hissediyorsanız mutlaka okuyun. Keyifle!


Tanıtım yazısı:

Yukio Mişima, XX. yüzyıl Japon edebiyatnın hırçın çocuğuydu. Nobel Ödülü adayları arasında sık sık adı geçtiği halde aşırı milliyetçi, narsist, anti-humanist nitelemeleriyle suçlandı. Ancak bu eleştirilerin temelinde, yazarın gereğince anlaşılamamış olması vardır. Mişima, İkinci Dünya Savaşı’nda Japonya’nın yaşadığı dramatik yıkım sırasında yitip giden bir kuşağın haykıran sesidir. Yazarın yaşamı, bu kayıp kuşağın kendini yeniden keşfetmesinin öyküsüdür. 


Mişima, Japon savaşçı sınıfının “hiçlik”e dayalı felsefesi ile yazarlığını ustalıkla birleştirir. 25 Kasım 1970 günü canlı yayın yapan kameralar önünde geleneksel Japon yöntemiyle karnını deşerek intihar etmesi de, aynı zamanda usta bir oyun yazarı olan Mişima’nın yaşamını canlı sahne performansı ile sonlandırdığı şeklinde değerlendirilebilir.


Bu kitapla ne dinlenir: Vivaldi - Four Seasons
Bu kitapla ne içilir: Soda

Alice Munro - Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk, Evlilik

/ Sunday, November 2, 2014 /
Şöyle söyleyeyim, Alice Munro'dan çok iyi Güzin Abla olurmuş. Ancak arada çok önemli bir fark var tabii... Alice Munro, derdinize direkt bir çözüm sunmaya çalışmak yerine benim şahsen daha iyi olduğunu düşündüğüm bir şey yapıyor. Kadınlar, erkekler, ilişkiler hakkındaki bilgisini "bakın, bu durumda olan insanların hikayesini dinleyin" diyerek gözlerinizin önüne seriyor. Alice Munro'nun hikayelerinde herkesin kendinden bir parça bulacağına yüzde yüz eminim. "Benim böyle bir durumum" yok deseniz bile "evet bunu hissettim, biliyorum!" diyeceksiniz.
Alice Munro'nun çok başarılı bir şekilde gözlemlediği bir şey de kadınların kendilerini sıkça içerisinde buldukları ikilemler. Özellikle bugün benim yaşlarımda olan kadınların, annelerimizin ve anneannelerimizin... Evlenmek için tutuşan ama aynı zamanda özgürlüğünden ödün vermek istemeyen, ailesine bakmak zorunda olan ama ara sıra başını alıp, çekip gidebilmek isteyen; işinde yükselirken bir yandan da aile kurmaya odaklanmaya çalışan kadınlar Munro'nun hikayelerinde... Bunlara ek olarak genç olmaya, yaşlanmaya, sevmeye, sevilmeye, değişikliğe, rutine karşı hayattaki duruşumuza da bir ayna tutuyor Munro.


Tanıtım Yazısı:

Çağdaş bir Çehov olarak tanımlanan Alice Munro, bu kitabındaki soluksuz okunan dokuz öyküsüyle de gerçekten günümüzün en usta öykü yazarlarından biri olduğunu kanıtlıyor.

Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk, Evlilik, adını kâğıt tuzluk falına benzeyen bir oyundan alıyor. Bu oyunu oynayanlar, beğendikleri kişiyle gelecekteki ilişkilerini bu sözcükleri sayarak tahmin ediyorlar. Film uyarlaması 2013 Toronto Film Festivali'nde ilk kez izleyiciyle buluşan öyküdeki kişilerin yazgısı da bir bakıma benzer bir oyunla belirleniyor.

Bu öykülerdeki kadınlar kendilerini hep iki kutup arasında, hep bir ikilem içinde buluyorlar; evcillik ile bağımsızlık, aile bağları ile özgürlük, beraberlik içinde yürütülen bir ilişki ile yabancılaşmış bir yalnızlık arasında gidip gelen kadınların bazen hüzünlü bazen mizah yüklü yaşam kesitleri sürükleyici bir dille aktarılıyor. 

Kitaptaki son öykü "Ayı, Dağı Aştı Geldi" yine bir halk şarkısına gönderme yapıyor. Şarkıda dağın öte tarafında ne olduğunu merak eden ayı, iki taraf arasında aslında hiç fark olmadığını görür. Öyküde de yaşamın bir evresinden bambaşka bir evresine geçen kişinin aslında birbirinden farksız ortamlarda olduğunu görüyoruz. Ondan Uzakta adıyla beyaz perdeye de aktarılmış olan öykü, müthiş bir duygu yükünü buruk gülümsemelere dönüştürüyor.


Bu kitapla ne içilir: Çaydan tekila shot'lara uzayabilecek bir skalası var yeminle.

Bu kitapla ne dinlenir: Lorene Scarafia - We Can't Be Friends

Gabriel Garcia Marquez - Yaprak Fırtınası

/ Sunday, October 19, 2014 /
Isabel Allende, zamanında Marquez hakkında şunu söylemiş: "Bize, tarihimizi geri verdi." Yaprak Fırtınası'nı okurken Allende'nin bu sözleri çınladı durdu kulağımda. "Birdenbire kasabanın ortasına çöken bir kasırga gibi, arında yaprak fırtınasıyla" gelen bir muz şirketi, küçük çocuğunu cenazeye götüren, sonra da neden böyle bir seçim yaptığını sorgulayan bir kadın ve çok daha fazlası var Marquez'in ustaca kaleme aldığı bu öykülerde. Üç farklı jenerasyonun hikayesi, zaman diliminde farklı parçalar ziyaret edilerek veriliyor okura.

Marquez, bir röportajında ses kayıt cihazı açıldığında savunmacı bir hale büründüğünü belirtiyor. Ona göre gazeteciler, röportaj yaptıkları kişilerle uzun uzun sohbet ederken not almalı, konuşulanları kelimesi kelimesine değil, hatırladıkları şekilde aktarmalı. Yazdıkları, yaşadığı, başkalarından dinlediği olayları nasıl aktardığına dayanan bir yazar olarak "nasıl hatırladığı" kısmı belki de onun gerçekçiliğini büyülü, kendisini de büyülü gerçekçiliğin ustası yapan.
Kolombiya'nın Macondo kentinde geçiyor Yaprak Fırtınası ve gerçekten kenti ziyaret etmiş kadar oluyorsunuz. Muz fabrikasının uçurduğu tozlar burnunuza kaçıyor, aşırı sıcaklıkla birlikte her yerinize yapışıyor ve nefesinizi daraltıyorlar. Biraz batıl inanç, biraz folklor ve biraz da delilik sarıyor etrafınızı... Çoğu eleştirmenin de bence doğru bir şekilde gözlemlediği şekilde Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık öncesi yazdığı eserleri adeta bu romanı yazmaya bir hazırlık gibi. İşte bu yüzden şimdi eski eserlerine dönüp, nereden nereye geldiğini görmek inanılmaz bir yolculuk oldu benim için. Yüzyıllık Yalnızlık'ı da en sona saklıyorum o "big finish" için. 
Tanıtım Yazısı:

1982 Nobel Edebiyat Ödülü'nü 'Gabriel Garcia Marquez'e veren İsveç bilimler Akademisi, bu ödülün gerekçesinin şöyle açıklıyordu: 'Gerçekle gerçeküstünü, bir anakaranın yaşamını ve çelişkilerini zengin bir hayal dünyasında birleştiren roman ve çelişkilerinden dolayı bu ödül Gabriel Garcia Marquez'e verilmiştir.

Buradan satın alın; Gabriel Garcia Marquez - Yaprak Fırtınası

Bu kitapla ne dinlenir: Badly Drawn Boy - Pissing in the Wind

Bu kitapla ne içilir: Buzlu çay

Labels

1988 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü (1) 2001 nobel edebiyat ödülü (1) 2010 nobel edebiyat ödülü (1) 30 Şubat (1) A. S. Byatt (2) Acı Çikolata (1) adem uludağ (1) Ağustosta Tatil (1) alan pauls (1) albert camus (2) Alessandro Baricco (3) Alessandro Barico (1) alev püskürtenler (1) alexander pechmann (1) Alexandre Jardin (1) alice munro (2) Allah Senden Razı Olsun Bay Rosewater (1) Alman edebiyatı (1) Alphonse Daudet (1) Altın Defter (1) Altın Ejder Krallığı (1) amelie nothomb (1) Amerikana (1) Andre Gide (1) anlatı (3) ann hood (1) Antonio Tabucchi (2) Arkadaşlık (1) arthur conan doyle (1) Arundhati Roy (1) aşk (2) Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz (1) Aşk Romanları Okuyan İhtiyar (1) Aşk ve Gurur (1) aşk ve ölüm üzerine (1) Aşktan ve Gölgeden (1) Atiq Rahimi (1) Ay ve Şenlik Ateşleri (1) aydın emeç (1) Aydın Engin (3) Ayfer Tunç (2) Ayrı Yol (1) bahçede felsefe (1) Baskervillelerin Köpeği (1) Baykuşun Günü (1) bazı kadınlar (1) behçet necatigil (1) Ben Frankfurt’ta Şoförken (1) bernd brunner (1) Bernice Rubens (1) beş peri hikayesi (1) beyazlı kadın (1) Bin Dokuz Yüz (1) Bir Aile Romanının Sonu (1) Bir Burjuvanın İtirafları (1) Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi (1) Bir Gençlik (1) Bir Gülme Salgınının Romanı (1) Bir IKEA Dolabında Mahsur Kalan Hint Fakirinin Olağanüstü Yolculuğu (1) bir intihar efsanesi (1) bir kaçırılma öyküsü (1) bir plak güzellemesi (1) Bir Rengin Tarihi (1) biraz dolaşacağım (1) birsel uzma (1) Biyografi (3) boris vian (1) Bruno Nardini (2) Bülbülün Gözündeki Cin (1) burma günleri (1) büyücü (1) Büyülü Dağ (2) büyülü gerçekçilik (1) Çağdaş Kürt Edebiyatı Öykü Seçkisi (1) Can çocuk (6) can deneme (3) can düşünce (1) can gotikromantik (4) can inceleme (1) can öykü (3) can öz (1) can roman (25) Can Roman Dizisi (7) can şiir (1) can yayınları (73) can yayınları gerilim (3) can yayınları öykü şenliği (7) Canım Sevgilim Inés (1) çarin laneti (1) carlos fuentes (2) Carmilla (1) carol dyhouse (1) Cemo (1) cesar aira (1) Cesare Pavese (4) charles dickens (1) Chimamanda Ngozi Adichie (1) christine orban (1) Cicim (1) çiğdem öztürk (1) Çin (1) cinayet oyunu (1) Çılgın Kalabalıktan Uzak (1) Çılgın Nar Ağacı (1) claire kendal (1) Claudine Monteil (1) çocuk kitabı (1) Çöl (1) Colette (1) D. H. Lawrence (1) damon young (1) Daniel Galera (1) Daniel Kehlmann (1) david vann (3) Değirmenimden Mektuplar (1) Delilikten Kurtar Bizi (1) deneme (3) deniz canefe (1) deniz kavukçuoğlu (1) Denizi Yitiren Denizci (1) dh lawrence (1) Dino Buzzati (1) Doris Lessing (3) Dörtlü (1) Dostoyevski (1) dr watson (1) Dünya Edebiyatı (2) dünya klasikleri dizisi (5) Dünyanın Ölçümü (1) dünyanın sonundaki ev (1) Düşünce (1) duygu akın (1) Duygusal Bir Yolculuk (1) Emma (1) ercan y yılmaz (1) esra birkan (1) eva luna anlatıyor (1) Evlilik (1) Eyfel Kulesi Kadar Kocaman Bir Bulutu Yutan Küçük Kız (1) eylülün gölgesinde bir yazdı (1) f scott fitzgerald (1) F. Scott Fitzgerald (1) Fanfan (1) feminizm (1) ferit edgü (1) Fernando Pessoa (2) Fil (1) Filozof Olmayanlar İçin Felsefeye Giriş (1) filozofların karnı (1) Floransa Büyücüsü (1) flores geceleri (1) Flört (1) Fransız Edebiyatı (1) friedrich balkonunda (1) gabriel garcia marquez (10) Gaetan Soucy (1) gece inerken (1) Geceyarısı Çocukları (1) Geniş Geniş Bir Deniz (1) George Eliot (1) george orwell (2) gerçek hesap bu (1) gezi yazısı (1) Girit (1) Gizli Başyapıt (1) Gökkuşağı (1) gösteriş (1) Gözyaşlarımı Sileceğim Gün (1) grazia deledda (1) Guillermo Cabrera Infante (1) gülünesi aşklar (1) gümüş karası deniz (1) Gündüz Güzeli (1) güneş tutulması (1) Günlük Yaşamdan Sanata (1) gustave flaubert (1) güvercin (1) handan balkara (1) hanım ananın cenaze töreni (1) havana (1) hayalet şehir (1) Hayatın O Güzel Şarkısı (1) Hayvan Çiftliği (1) Heinrich Böll (1) Heinrich von Kleist (1) henry james (1) Hermann Hesse (1) Hiroşima Sevgilim (1) hınzır kız (1) Homo Faber (1) Honore de Balzac (1) Horace Walpole (1) Huzursuzluğun Kitabı (1) İçimizdeki Şeytan (1) inceleme (1) inci kut (1) inci yankı (1) İnsancıklar (1) İpek (1) İrfan Yalçın (1) İri Memeler ve Geniş Kalçalar (1) isabel allende (7) Isabel İçin Bir Mandala (1) Italo Svevo (1) İtalo Svevo (1) italyan edebiyatı (1) iyi kalpli erendira (1) J. M. Coetzee (2) J.M. Coetzee (1) james hilton (1) Jane Austen (3) Japon edebiyatı (2) Japon edebiyatı Yaz Ortasında Ölüm (1) Japonya (2) jasper kent (3) Javier Marias (1) Jean Rhys (2) Jean-Claude Carriere (1) Jean-Paul Sartre (1) Johann Wolfgang Von Goethe (1) john banville (1) johnny sosa'nın şarkısı (1) jose mauro de vasconcelos (1) José Mauro de Vasconcelos (1) Jose Saramago (1) Joseph Kessel (1) Julio Cortazar (1) Julio Llmazares (1) Jun'ichirō Tanizaki (1) kaderin kızı (1) kadınlar (1) Kana Bulanmış Sakal (1) kara sohbet (1) Katedral (1) Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru (1) Kaybolan Sevgililere Yollar (1) kayıp kitaplar kütüphanesi (1) keçi dağı (1) kediler güzel uyanır (1) Kemal Bilbaşar (1) Kenzaburo Oe (1) Kibritleri Çok Seven Küçük Kız (1) kitap kapakları (1) Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın (1) kırk merak serisi (7) Kırmızı (1) Kızıl Darı Tarlaları (1) klasikler (13) koca sevimli dev (1) kolera günlerinde aşk (1) kör nişancı (1) Korkmuyorum (1) Körlerin Şarkısı (1) Körlük (1) küba (1) küçük şeylerin tanrısı (1) Kurbanı Beslemek (1) Kurnaz Tilki (1) kurt vonnegut (3) Kuşatılmış Yaşamlar (1) kutlay sındırgı (1) Kvaidan (1) ladu chatterley'nin aşığı (1) lady chatterley'nin aşığı yorum (1) Lafcadio Hearn (1) Latin Amerika (1) Laura Esquivel (2) Laurence Sterne (1) Le Clezio (1) Leonardo Da Vinci (1) Leonardo Sciascia (1) linn ullmann (1) Louis Althusser (1) Luis Sepulveda (2) Luis Sepúlveda (1) lupita ütü yapmayı seviyordu (1) Lütfen Sessiz Olur Musun (1) Lütfen? (1) Madam Sousatzka (1) madame bovary (1) magnus (1) Malcolm Lowry (1) Malte Laurids Brigge'nin Notları (1) Mansfield Park (1) manuel puig (1) Marguerite Duras (1) Mario Delgado Aparain (1) mario vargas llose (1) Markus Werner (1) Martıya Uçmayı Öğreten Kedi (1) Mathias Enard (1) Matisse Öyküleri (1) Mavi (1) mavi köpeğin gözleri (1) mavi sakal (1) Max Frisch (1) maya'nın günlüğü (1) meksika (1) mektup (1) michael cunningham (2) Michael Kohlhaas (1) Michel Houellebecq (2) michel onfray (1) Michel Pastoureau (1) Michelangelo (1) Miguel de Unamuno (1) miguel littin (1) Mihail Bulgakov (1) Mihail Lermontov (1) milan kundera (1) Mırıldandığım Öyküler (1) Mo Yan (2) moda'da gezinti (1) Mr. Gwyn (1) Nadeem Aslam (1) nadine gordimer (1) Nazlı Kar (1) Nefret (1) nejat işler (1) Niccolo Ammaniti (1) Nikos Kazancakis (2) nobel edebiyat ödülü (3) noel şarkısı (1) Odisseus Elitis (1) ölüm ilanı yazarı (1) on dokuz numaralı oda (1) on üç yıl sonra (1) oniki (1) örümcek kadının öpücüğü (1) otobiyografik roman (1) Otranto Şatosu (1) öykü (26) Özgürlük Aşıkları (1) Parma Manastırı (1) Patagonya Ekspresi (1) patrick mcgrath (1) Patrick Modiano (1) patrick süskind (2) Paul Auster (1) pekin'de sonbahar (1) Pereira İddia Ediyor (1) Peter Nadas (1) pislik (1) pınar aslan (1) polisiye (2) popüler tarih (1) Portekiz edebiyatı (1) psikolojik gerilim (1) Rabo Karabekian (1) rachel kushner (1) Rainer Maria Rilke (1) Raymond Carver (4) Raymond Radiguet (1) regaip minareci (1) roald dahl (1) Romain Puertolas (1) Romain Puértolas (1) roman (89) Rus edebiyatı (1) Sabır Taşı (1) Sabri Gürses (1) Şafakta Üç Kez (1) Salman Rushdie (2) sandor marai (1) Sapma (1) Saray'dan Saray'a Türkiye'de Gazetecilik Masalı (1) sardinya efsaneleri (1) sarı yağmur (1) Satürn'ün Halkaları (1) Savaşları Kralları ve Filleri Anlat Onlara (1) Şebnem Şenyener (1) Sedat Girgin (1) Semin Sayıt (1) senaryo (1) senin kitabın (1) Senin Köylerin (1) şer saati (1) serdar rifat kırkoğlu (1) şexo filik (1) şeyda öztürk (1) Shakespeare Olmak (1) Sheridan Le Fanu (1) sherlock holmes (1) sibel sakacı (1) Siddhartha (1) şiir (2) Silas Marner (1) şili'de gizlice (1) Simone de Beauvoir (1) sinan fişek (1) Sis (1) sisifonos söyleni (1) sırma köksal (1) Son Patron (1) Son Valsi Bana Sakla (1) stella düşerken (1) Stendhal (1) Stephen Greenblatt (2) süleyman doğru (2) susan fletcher (1) sylvie germain (1) tahsin yücel (1) taklitçiler (1) Tango'dan Taliban'a (1) Tanrı'yı Gören Köpek (1) tarih (1) Taşra Hayatından Manzaralar (1) Temel Parçacıklar (1) Thomas Hardy (1) Thomas Mann (3) Tırmık'a Tırmık (1) Tomris Uyar (1) Tuhaf Şeylere Dair Öyküler (1) türk edebiyatı dizisi (2) Türkiye (1) Türkü Söylüyor Otlar (1) Tutiname (1) Umberto Eco (2) Ümit Alan (1) Usta ile Margarita (1) Utanç (1) Uwe Timm (1) Uzaklıklar Eski Denizler (1) uzanma sanatı (1) uzun öykü (5) v.s. naipaul (1) vasconcelos (2) veba (1) vefasız peri (1) Venedik'te Ölüm (1) virginia ile vita (1) virginia woolf (1) W.G. Sebald (1) washington meydanı (1) wilkie collins (1) yaban muzu (1) yabancı (1) yalınayak yaşamak (1) Yalnız Kadınlar Arasında (1) Yamaçta (1) Yanardağın Altında (1) Yanılsamalar Kitabı (1) yaprak fırtınası (1) yaşamaya bak (1) Yaşlılık (1) yatay yaşamın elkitabı (1) Yavaş Adam (1) Yazınsal Yaşamlar (1) yekta kopan (1) Yeniden Çarmıha Gerilen İsa (1) Yeşil Peri Gecesi (1) yiğit okur (1) yitik ufuklar (1) Yorgun Sevda (1) Yukio Mişima (2) yüzyıllık yalnızlık (1) Zamanımızın Bir Kahramanı (1) zelda fitzgerald (1) Zeno'nun Bilinci (1) Zeyyat Selimoğlu (1) Zorba (1)

Hakkımızda

Merhaba! CAN'la Bir Sene Simay ve Elif'in yıl boyunca Can Yayınları'ndan okudukları 52 kitabı inceleyen bir blog. Her hafta en az bir kitap okumalıyız düşüncesiyle yola çıktık. Okuduklarımızı herkesle paylaşıp, insanlara okuma aşkımızı bulaştırmayı da iş edindik. Umarız siz de bizimle birlikte okur ve yeni yıla bambaşka bir insan olarak girersiniz.
 
Copyright © 2010 CAN'la Bir Sene, All rights reserved
Design by DZignine. Powered by Blogger